Lâiklik, devlet yönetiminde her hangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Fransızca'dan dili-mize geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici", din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Laik aynı zamanda din dışı, dinle ilgisi olmayan anlamlarına da gelmektedir.
Laiklik din ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. Daha doğrusu dünya işlerinin dini otoriteler tarafından düzenlenememesidir. Gerçektende din ve dünya işleri birbirinden farklıdır. Dini hakim kılmak ile hukuku hakim kılmak aynı manaya gelmez. Fakat birini kabul etmekde diğerini red manasına gelmemektedir. “Laliklik olarak adlandırabileceğimiz dünyevileşmeyi reddetmekten daha saçma bir şey olamaz. Ama hiçbir şey de bize yıkamış olduğumuz bir bebeği kirli suyla birlikte atıyormuş gibi dini atma hakkını vermez." (Modernliğin eleştirisi Alaın Touraına s. 238)
Laiklik materyalist ilişkiler ile idealist ilişkileri ayırmanın tek yoludur. Bu nedenle dünyevi medeniyetin birinci koşulu laiklik ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat laikliğin idealizmin merkezinde olan dini doktrinlere karşı geliştirilmiş olması, din karşıtı bir ilke olarak algılanmasına neden olmaktadır. Halbuki dini veya din dışı her türlü idelalizm, laikliğe göre dünya işlerine karışmamalıdır. Sözgelimi marksizm de bir doktrin olarak, toplum ve devlet yaşamında düzenleyici rol üstlenemez. Aksi halde bir işci, burjuvazi sınıfına mensup bir işvereni öldürürse cezalandırılamaz. Bunun gibi herhangi bir dünya görüşü, laiklik ilkesi gereğince hukukun yerine geçerek, iktidarın hakimiyet aracı haline gelemez.
O halde laikliğin temel gayesi hukuku dayatmasıdır. Eğer laik bir toplumdan bahsediyorsak, bu hukuka dayalı bir devlet çatısı altındaki toplum olmalıdır. Hem laiklikten dem vurmak, hem de hukuku devlet ve toplum düzenini sağlayan bir kurum olarak görmemek mümkün değildir. Türkiye bu çelişkiyi aşamadığı için laiklik tartışmaları bitmek bilmiyor. Laiklik yada anti laiklik, hukuk düzeninin bir alternatifi gibi algılanıyor. Bu nedenle laik olduğunu iddia edenlerle, laik olmadığı iddia edilenler arasında hukuk açısından pek bir fark bulunmuyor. Çünkü bir devlette hukuk kurumları ihmal edilmişse, zaten orada dünya işlerinin düzene girmesi mümkün değildir. Doğal olarak dünya işlerinin düzenlenmesi için geçici ve ara çözümler üretilecektir. Bu çözümlerin ömrü uzun olmayacağı için hatalı laiklik tartışmaları ve doktrin kavgaları bitmeyecektir.
Bu anlamda Türkiye’de siyasetin solu anti laik seküler- idealist bir hareket, sağı ise anti laik muhafazakar- idealist hareket olarak tanımlabilir. Görüldüğü gibi hukuk, idealizmin sübjektif ölçülerini bir kenara bırakıp, ortaya objektif ölçülere dayalı bir toplum nizamı koyuyor. Laiklik ile hukuk arasındaki bu zorunlu ilişkiyi göremeyenler, bir yandan hukuku ihmal ediyorlar, diğer yandan laikliği savunmaya çalışıyorlar ki, bu ayağı olmayan bir insanın ayakkabı giymeye çalışmasına benziyor. Hiçbir işe yaramayan laiklik anlayışı işte böyle ortaya çıkıyor. Görüldüğü gibi aslında anayasamızda yazan laiklik ilkesi gerçek yaşamımızda mevcut değil. Uygulamada mevcut olan anti laik seküler-idealist bir anlayıştır. Aslında laikliği savunanlar dinsel idealizmden kaçmaya çalışıyorlar. Fakat hukuku ihmal ettikleri için sonunda alternatif seküler bir idealizme tutunmak zorunda kalıyorlar.
O halde laikliğin temel gayesi hukuku dayatmasıdır. Eğer laik bir toplumdan bahsediyorsak, bu hukuka dayalı bir devlet çatısı altındaki toplum olmalıdır. Hem laiklikten dem vurmak, hem de hukuku devlet ve toplum düzenini sağlayan bir kurum olarak görmemek mümkün değildir. Türkiye bu çelişkiyi aşamadığı için laiklik tartışmaları bitmek bilmiyor. Laiklik yada anti laiklik, hukuk düzeninin bir alternatifi gibi algılanıyor. Bu nedenle laik olduğunu iddia edenlerle, laik olmadığı iddia edilenler arasında hukuk açısından pek bir fark bulunmuyor. Çünkü bir devlette hukuk kurumları ihmal edilmişse, zaten orada dünya işlerinin düzene girmesi mümkün değildir. Doğal olarak dünya işlerinin düzenlenmesi için geçici ve ara çözümler üretilecektir. Bu çözümlerin ömrü uzun olmayacağı için hatalı laiklik tartışmaları ve doktrin kavgaları bitmeyecektir.
Bu anlamda Türkiye’de siyasetin solu anti laik seküler- idealist bir hareket, sağı ise anti laik muhafazakar- idealist hareket olarak tanımlabilir. Görüldüğü gibi hukuk, idealizmin sübjektif ölçülerini bir kenara bırakıp, ortaya objektif ölçülere dayalı bir toplum nizamı koyuyor. Laiklik ile hukuk arasındaki bu zorunlu ilişkiyi göremeyenler, bir yandan hukuku ihmal ediyorlar, diğer yandan laikliği savunmaya çalışıyorlar ki, bu ayağı olmayan bir insanın ayakkabı giymeye çalışmasına benziyor. Hiçbir işe yaramayan laiklik anlayışı işte böyle ortaya çıkıyor. Görüldüğü gibi aslında anayasamızda yazan laiklik ilkesi gerçek yaşamımızda mevcut değil. Uygulamada mevcut olan anti laik seküler-idealist bir anlayıştır. Aslında laikliği savunanlar dinsel idealizmden kaçmaya çalışıyorlar. Fakat hukuku ihmal ettikleri için sonunda alternatif seküler bir idealizme tutunmak zorunda kalıyorlar.
Laiklik hukuk hakimiyetini ideolojilerden soyut olarak gerektiriyor. Fakat ideolojiler gücü meşrulaştıran ve hukuk dışına taşıyan bir işlev görüyor. Bu nedenle ideoloji kavgalarında güçlü olanı tutmak ve güçlü olanın sahip olduğu olanaklardan faydalanmak için yeni laiklik kavramları geliştirilerek hukukun görünmez hale getirilmesine çalışılması gerekiyor. İşte anayasa proföserümüz Ergun Özbudun hoca bunun yolunu bulmaya çalışıyor. Laikliğin yeni statüsü pasif laiklik olmalıdır diyor. Yani yukarıda bahsettiğimiz seküler-ideolojilerini laiklik olarak tanımlayanlara siz biraz pasif kalın şimdi karşı ideoloji sahipleri egemen onlara haklarını verin demek istiyor. "Pasif laiklik, bugün Batı demokrasilerinde çok genel olarak uygulanan laiklik biçimi. Yani devletin dinler karşısında tarafsızlığı; bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede olması, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaması, din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmasıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır." Böylece hocamız aslında laikliğin pasif ve aktif olarak ikiye ayrılmayacağını kabul etmiş oluyor. Fakat laikliğin hukuk hakimiyeti olarak tanımlanmasının, ülkeyi yargıçların söz sahibi oldukları bir devlete dönüştüreceğini bildiği için doktrin çatışmalarında güçlü olanın safını savunmak ihtiyacı hissediyor. Hocamız laikliğin mücerret hukuk egemenliği olduğunu görebilse aslında pasif laiklik kavramını geliştirmesine gerek kalmayacak. Fakat tüm aydınlarımızın ve doktrin tüccarlarının yaptığı gibi bu gerçeği ıskalıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder