Mülkiyet hakkının yaşam hakkından sonra gelen en önemli hak olduğu gerçeği Türklerin "can malın yongasıdır" özdeyişinde saklıdır. Gerçektende mülkiyet hakkı bir tür kişinin uyanışını sağlayan, onu toplum içinde statü sahibi yapan bir haktır. Öyle değil mi siyasetçiler, başbakanlar, krallar, fukaraların evini değil, önce zenginlerin ikametlerini ziyaret ederler. Hepimiz misafiri kürküne göre ağırlar ve itibar ederiz. Bu insanoğlunun mülkiyete karşı olan tutkusundan ileri gelir. Bu tutku doğu toplumlarında hep hor görülmüştür. Fakat bu horgörü hiçbir zaman mülkiyetin aynı zamanda bir güç olduğu ve itibar sağladığı gerçeğini değiştirmemiştir. Nasreddin hoca kürk giyerek gittiği davette itibarın yüksek olduğunu görünce, kürkünü çorbanın içine daldırıp "ye kürküm ye" demiştir.
İdeoloji devletlerinde mülkiyetin küçümsenmesi hatta mülkiyet sahiplerinin hor görülmesi günahkar sayılması son derece olağandır. Osmanlı bir ülkü devleti olduğu için ülküsünü halka aşılayan din adamlarından ve onları kullanan yönetici elitten başkası mülkiyet sahibi olamamıştır. Osmanlı gibi ülkü devletlerinde mülk devletindir. Yine komünizmi beşeri bir ideoloji haline getiren Sovyetler birliğinde mülk devletindi. Aslında gerek sovyet düzeninde, gerekse osmanlı düzeninde ideolojiyle uyutulmuş halkın elinden mülkiyet hakkı alınarak devletli sınıfın eline verilmiş oluyordu. Bu yapılanmanın çok önemli toplumsal sonuçları vardı.
Bir kere mülkiyet hakkına sahip olmayan halk hiç bir zaman yönetime karşı hukuk arayışına girecek güce sahip olamıyordu. Çünkü fakir ve güçsüzdü. Halk burjuvalaşamadığı için yönetim karşısında hep güdülen ve yönetilen statüsünde kalmaya mahkumdu. Osmanlının tımar sistemi ve sovyetler birliğinin kolektif düzeni bu nedenle çöktü. Fakat çöken düzeni yeni düzene taşıyacak burjuva sınıfı olmadığı için (bu sınıf özel mülkiyet hakkının olmadığı toplumlarda gelişmez) osmanlının halefi olan cumhuriyet yeni iktisadi teşebbüsleri devlet imkanlarıyla kurmak zorunda kaldı.
Demek ki özel mülkiyet olmayınca devlet ve halk ayrımında halk cenahı zayıf kalmaktadır. Bu nedenle batı tipi demokrasilerde yönetme gücü ile mülkiyet gücünün ayrı ellerde kalabilmesi için özel mülkiyet hakkı adeta kutsanmıştır. Yönetme hakkı ile mülkiyet hakkının aynı merkezde birleştiği doktrin devletlerinde yönetme hakkı sınır tanımaz bir güce kavuşmuş ve ağır hukuk ihlalleri yapmıştır. Bu ülkelerde despotizm had safhaya ulaşmıştır. Sonuçta kolektif düzenler hukuksuzluk ve güçlerin dengesizliği nedeniyle çökmüşlerdir.
Buna karşılık özel mülkiyete dayalı düzenlerin hem insan hassalarına uygun olduğu, hemde yönetimde güçlerin paylaşılmasını sağladığı ileri sürülmektedir. Devletin yönetme ve adalet işlevini yerine getirebilmek için küçülmesi gerektiği artık kabul edilmektedir. Fakat bu önerme ve gerçek, devletin mülkiyet hakkından vazgeçerek adaleti tesis etmeye karar vermesi sayesinde ancak hayata geçebilir. Eğer hukuk hakimiyeti tesis edilemez ise yönetici elit ile mülkiyet sahibi elitin ayrılması yönetim kademelerinde çirkin ve hukuk dışı ilişkilerin gelişmesini engellemez. Nitekim sovyetler birliğinde ve osmanlının son döneminde devletin mülkiyet hakkından vazgeçmesi, sorunların çözülmesi için yeterli olmamış ve özel mülkiyet hakkı toplumun irkilmesini ve gelişmesini sağlamamıştır. Bilakis devletin elindeyken en azından merkezi bir düzene tabi olan ekonomi bireylerin elinde başıboş bir ekonomiye dönüşmüştür.
Devletçi ekonomiden liberal ekonomiye doğru evrilen Türkiye'de özel mülkiyet sahiplerinin güçlenmesi şehir burjuvası oluşturacağı yerde, şehirlerin köyleşmesine neden olmuştur. Halk ile mülkiyet objeleri arasındaki engeller kaldırılınca, halk şehirlere hücum etmiş ve cebi para gören halk, şehirlerde olgunlaşıp medenileşeceğine, köyü şehire taşımıştır. Plansız şehirleşme, yolsuz ilişkiler, belediyelerin rüşvet yuvası olması gibi nedenlerle şehirler muroların eline kalmıştır. Artık şehirler medeniyetin yaşandığı ve tevarüs edildiği yerler değil, özel mülkiyet hakkına sahip hukuk tanımaz vatandaşlar ile doludur. Yönetimler liberalleşmeyi sağlarken bireylerin haklarını hukuka uygun olarak kullanmalarını sağlayacak yargı gibi yaptırım mekanizmalarını devreye sokmamışlardır. Bunun nedeni yönetim gücü ile mülkiyet gücünün liberalizmde ayrı olmasını hazmedemeyen yönetici elitin mülkiyete hukuksuz yollarla ulaşma emelidir. Eğer yönetim hukuk mekanizmalarının denetim gücünü etkin kılsa idi, kendiside bu mekanizmaya tabi olacağından dolayı hukuk kurumlarının yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktı.
Mülkiyeti hızla özelleştiren Türkiyenin özel mülkiyet anarşisine düşmemesi ve şehirleri isyan merkezleri olmaktan kurtarması için acilen hukuk kurumlarını etkin hale getirmesi, yönetim gücü ile mülkiyet gücü arasındaki hukuk dışı ilişkileri çeki düzen vermesi, kriminal kolluğu tesis etmesi gerekmektedir.
Özgür bir halk güçlü devletin dinamosudur. Fakat halkın özgürlüklerini hukuka uygun olarak kullanmasını sağlayacak olan güç ise devletin yargı organlarıdır. Devlet yargı organlarını zayıflatarak halkı üzerindeki denetim görevini layıkıyla yerine getiremez. Bu sosyal kaos demektir. Özel mülkiyet hakkının sınır tanımaz bir şekilde kullanılması söz konusu olamaz. Kimse özel mülkiyet hakkını çevreyi kirletmek için kullanamaz. Kimse özel mülkiyetinden elde ettiği vergiyi kaçıramaz. Bütün bunların temin edilmesi için hukuksal kontrol şarttır. Aksi halde sosyal ve iktisadi hayatın denetim altında tutulması imkansızlaşır ve anarşi ortaya çıkar. Anarşi ise zecri tedbirlerin alınmasına neden olur. Bunun anlamı demokrasi sürecinin kesintiye uğramasıdır.
Bu nedenlerle özelleştirme sürecinin başarıyla sürdürülmesi ve bireyin mülkiyet hakkını toplum yararına kullanabilmesi için özelleştirmeyle birlikte hukuk kurumlarının da etkin ve yeterli hale getirilmesi gerekir. Bu aslında bir kurtuluş savaşıdır fakat başarı şansı hukuk düzeninin işetilmesine bağlıdır.