26 Eylül 2010 Pazar

JÜRİTOKRASİ KORKUSU ÜZERİNE

Anayasaların temel sorunu iktidarın kimin elinde olacağı değil, nasıl sınırlandırılacağı olmalıdır. Gerek Avrupa gerekse Amerikan anayasalarında temel amaç bu olmuştur. Anayasa hukukunun ana sorunlarından birisi, devlet iktidarının kontrol edilmesidir. İktidar sadece sınırlandırılmış olmamalı, ayrıca hukuka bağlı olmalıdır ve iktidarı elinde bulunduranlar hukuku nazara almalı, keyfi davranmamalıdır. Bu nedenle devlet iktidarını kontrol etmek için negatif bir iktidar kurmak zorunludur. Bunun için kuvvetler ayrılığı ve veto sistemi gibi farklı anayasal kurumlar vardır. Fakat kontrolün nihai noktası ve kaynağı hakkında bir belirsizlik mevcuttur. Kontrol eden gücün tepe noktası ile kontrol edilen gücün tepe noktası arasındaki ilişkinin nasıl olacağı, belli değildir. İki ayrı iktidarın devlet idaresini kilitlemesi sorunu bir yana çatışma ihtimali bile vardır. Buna karşılık görünüşteki ayrı kuvvetlerin bir şekilde ittifak etmesi de söz konusudur. Böyle olunca pozitif ve negatif olarak iktidarı ikiye ayırmanın pratik bir sonucu olmayacaktır. Bu nedenle “devlet iktidarının nihai kontrolü halk tarafından yapılmalıdır. Bu teori Kant tarafından geliştirilmiştir. Bu toplum bağımsız mülkiyet sahipleri üzerine kurulmuş, demokratik kurumlara sahip, açık bir toplum olmalıdır. Count Herman Wedel Jarlsberg’e göre muhalefet o kadar önemlidir ki iktidarı kontrol etmek için onu olmasa bile icat etmek zorunludur….despotun iktidarı daha sonraki despotlar tarafından karşı çıkılabildiği için kendi kendini yıkıcıdır. Despotun iktidarına yine kendi iktidarı tarafından muhalefet edilir…bir kimse kurallara uymamak suretiyle kendi iktidarının altını oymaktadır. Negatif iktidar pozitif iktidarın bu hatasını önleyerek aynı zamanda onun korur ve devamlılığını sağlar.”[1] Nitekim Atatürk hükümetin yolsuzluk yaptığı ihbarı üzerine iktidarı kontrol etmek için bizzat muhalefet partisi olarak serbest fırkayı kurdurmuştur. Demek ki demokrasi devlet iktidarının kontrol edilmesi için geliştirilmiş bir yönetim tarzıdır. Bu kontrolde nihai gücü ve noktayı kamuoyu oluşturmaktadır. Bu nedenle Alman anayasa hukukunda anayasayı korumak görevi halka tevdi edilmiştir. Hukuk devletinde kurallar ve haklar lehine bir vazgeçme söz konusudur. Bu vazgeçme kendi gücünü kullanırken kurallara uymayı gerektirir. Böylece vazgeçen kimse gücünü kullanmaktan ve ihkak-ı hak etmekten vazgeçmekte ve kurallara uymayı taahhüt etmektedir. Vazgeçenlerin içinde kuralları yapanlar da vardır. Güçlüler kurallara uymanın kendi yararına olduğunu bilirler. Güçsüzler ise kuralların yaptırımlarından çekindikleri için uyarlar. Kuralların geçerli olduğu bir toplum statükoyu korumanın ve sürdürmenin temel şartıdır. Güçlüler bu statükolarını sürdürmek için kurallı toplumdan yana olmak zorundadırlar. Güce karşı koymak isteyen anarşistlerin kural tanımazlığı ve yıkıcılığı statükoyu değiştirmek isteklerinden kaynaklanmaktadır. Uzun vadede kurallara uymak toplumun her sınıfının çıkarına olacaktır. Çünkü kurallı bir toplum sürdürülebilir büyümeyi ve medeniyeti tesis etmeyi başaracaktır. Böyle bir toplumda kurallar eylemden önce gelecektir. Eğer eylem kuraldan önce gelirse, gücü elinde bulunduranlar kuralları kendi lehlerine değiştirme eğilimi içine gireceklerdir. Burada kurallı bir toplumun içine düştüğü bağnazlığa temas etmeden geçmek mümkün değildir. Kurallar aklın ve bilimin ışığında yapılan çalışmalar neticesinde ihdas edilir. Fakat her hadiseyi önceden derpiş etmek ve kuralları mükemmel bir şekilde vazetmek insanın kudreti dışındadır. Bu nedenle kuralların bir müddet sonra yetersiz kaldığı olaylar ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda kuralları amacına, akla ve bilime, hak ve nasafete göre yorumlayabilmek gerekir. Böylece sistem insan aklından ve bilimden uzaklaşmamış olacaktır. Pozitif iktidarı elinde bulunduranlar kuralların bu yetersizliğini çıkarları için kullanmaktan çekinmezler. İşlerine gelince kuralları akla, bilime ve adalete göre yorumlarlar, işlerine gelmezse kuralın kutsallığından bahsederek kişiyi kuralın içine hapsederler. “Modern devlet topluma hizmet etmek için kuruldu. Fakat toplum için bir tehdit oldu. Demokrasi hukuk devletini destekleyen bir yönetim biçimi olarak takdim edildi. Fakat hukuk devletinin altını oydu. Hukuk devletinin kalıcı yasaları adalete hizmet etmek için oluşturuldu. Fakat aynı yasalar toplumu mahkum etmek için kullanıldı.”[2] Bunun için pozitif iktidarın adalet ideolojisine inanmış negatif iktidara sahip yargıçlar tarafından demokratik bir muhakeme sistemi içinde kontrol edilmesi zorunludur. Bu aşamada anayasa hukukçuları jüritokrasi oluşacağından endişe ederler. Fakat bu endişe yersizdir. Çünkü hukuksal denetimi yapmakla görevli yargıçların emir ve idare yetkisi yoktur. Bu yetki denetime tabi olan idareye aittir. Güç idarenin elindedir. Burada yargının yaptığı tek şey gücün yerinde kullanılıp kullanılmadığını denetlemektir. İki milyon memurun tamamı idarenin emrinde bulunmakta, beşyüz milyar dolarlık milli gelire idare hükmetmektedir. Durum bu kadar bariz iken jüristokrasi endişesi aslında idarenin hukuk denetimi dışında yaşamayı gelenekleştirme isteğinden başka bir şey değildir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               


[1] Demokrasi ve hukuk devleti Francıs Sejersted Çeviren M. Tevfik Gülsoy
[2] Demokrasi ve hukuk devleti Francıs Sejersted Çeviren M. Tevfik Gülsoy

Hukuksuzluk cinneti

Hukuksuzluk cinnettir, anlamsızlıktır. Hukuksuz toplumun tüm kurum ve kurullarının içi boştur, görüntüden ibarettir. Böyle bir toplumda kamu adına dile getirilen her şey, bir temenniden, bir dilekten ibarettir. Gerçekleşmesi imkansızdır. Böyle toplumlar kahramanlarını beklerler. Kahramanı hukuk ve adalet yerine ikame etmenin imkansızlığını kavrayamadan yaşamlarına devam ederler. Hukuksuz bir toplum gerçekten cinnet toplumudur. Doktorun vardır hastalığın bitmez, hakimin savcın vardır davan bitmez, öğretmenin vardır cehaletin bitmez, ekonomistin vardır borcun bitmez, mühendisin vardır arızan bitmez, müteşebbisin vardır ihracatın artmaz, bankacın vardır faizin düşmez, vs. İşte bu ters orantıların tamamının nedeni, hukuk düzeninin devlet hayatına egemen olmamasıdır. Adalet toplumda genel düzenleyici hormon vazifesini görür. Hukuksuzluğun neden olduğu eksiklikleri ortaya koyarak genel düzeni tanzim edici fonksiyonunu ispatlayabiliriz. Örneğin; Türkiye’de, zengin kesimin fakir kesime oranı, batı ölçüsünde eğitim alanların oranı, doğal kaynakların değerlendirilme oranı, otoyolların diğer karayollarına oranı, orman alanlarının oranı v.s % 5-10 dur. Hukuk devleti statüsü ihraz edildiğinde bu oranlar % 90 lara ulaşacaktır. Nitekim batı Avrupa ülkelerinde bu oran % 90 lara ulaşmış bulunmaktadır. Görüldüğü gibi hukuksuzluğun meydana getirdiği arıza oranları her sahada aynıdır. Yine hukukun rehabilitasyonu her alanda aynı oranda olmaktadır. Bütün bunlar bize hukukun genel düzenleyici bir fonksiyona sahip olduğunu göstermektedir. “Sosyalistler adaleti organize eden hukukun neden işgücü, eğitim ve dini de aynı şekilde organize edemeyeceğini sorarlar? Neden hukuk bu amaçlar için de kullanılmasın? Ancak, böyle bir soruyu sorarken çok önemli bir noktayı unuturlar. O da, hukukun bu faaliyetleri de düzenlemeye kalktı­ğında asıl amacı olan adaleti tahrip edeceği gerçeğidir. Tekrar hatırlatalım ki hukuk, kolektif bir dayatma gücü olup, bu gücün asli amacının dışında kullanılması onu tahrip eder.”[1] F. Bastiat hukukun kollektif bir dayatma gücü olduğunu ifade ederek, genel düzenleyici bir hormon vazifesi gördüğünü ifade etmektedir. Kollektif dayatma gücü olan hukuk, kendi alanını düzenlediğinde diğer tüm alanları da düzenlemiş olacaktır. Yargı düzeninin faaliyet alanları farklı olan kurumları doğrudan düzenlemesi söz konusu değildir. Zaten kuvvetler ayrılığı ilkesi buna manidir. Yargı kendi faaliyet alanını düzenlediğinde, diğer sektörel ve kurumsal alanlarda kendiliğinden düzenlenmiş olacaktır. Bu nedenle öncelikle adalet düzeninin ıslah edilmesi hukuksuz yönetimler ve Türkiye için hayati önem taşımaktadır.


[1] Bastiat, Frederic, The Law, I. Baskı Aralık 1997, Fransızca’dan İngilizce’ye çevi­ren Dean Russell, İngilizce’den çeviren Yıldıray Arsan, Liberal “Düşünce Toplu­luğu”, 1850, Yayınları: 13, s. 2. den alıntı Hukuk devleti Mehmet Kayhan tetkik hâkimi adalet dergisi

Balık baştan kokar

Batılılaşmak batıda olanı almak, taklit etmek değil, batı gibi devlet düzenine sahip olmaktır. Batının sosyal yaşamını benimseme batılılaşma olarak düşünülemez. Ancak batı tipi devlete sahip olduktan sonra, sosyal yapı ürettiği yaşam biçimi itibarıyla batıya benzeyebilir veya benzemeyebilir. Bu o kadar önemli değildir. Hukuka dayalı düzen altında üstün medeniyeti tesis eden ulusların diğer ulusları kendilerine benzetmeye çalışmaları ve geri kalan ulusların bunlara öykünmesi son derece olağandır. Devlet düzenini hukuka dayandırma keyfiyetini ihmal ederek batılılaşmak mümkün değildir. Osmanlı ve onun mirasçısı cumhuriyet bu gerçeği fark etmemiştir. Batının ordu düzenini, kıyafetlerini almakla batı karşısında vaziyet almanın mümkün olacağı düşünülmüştür. Halbuki ulus yaratılmadan medeniyet, adalet olmadan ulus olamazdı. Adalet ise ancak kamu gücünün hukuka uygun davranması ile mümkün olabilirdi. Kutadgu Bilikten bu yana Osmanlı, adalet dairesinin farkında idi.[1] Adalet dairesi olmadan ve işlemeden devletin olmayacağını biliyordu. Bu bilgi uygulamaya geçirilememiştir. Çünkü iktidar ve onun çevresine yerleşmiş ve adeta kuşatmış olan bürokrasi, hukuku, halkı denetlemek ve kendi hakimiyetini sürdürmek için araç olarak kullanmıştır. Kanunlar yönetenlere ve yönetilenlere eşit olarak uygulanamamıştır. Bunun manası kamu gücünü kullanan atanmış ve seçilmiş elitin hukuk denetimi altına alınamamasıdır. Bu gerçek bugün de ihmal edilmektedir. Osmanlıda toplum düzenindeki çözülmeye çare arayan düşünürler alemdeki kargaşanın sebeplerini açıklarken bu konuya temas edebilmişlerdi. “İhtilal (anarşi, kargaşa y.n.), "Balık baştan kokar" sözünün ima ettiği gibi, zirvede, yani idarenin başında başladı ve tedricen öteki tabakalara da sirayet ederek bütün toplu­mu kuşattı. Bazı risaleciler bu "baş"ın padişah olduğunu îma etmekte, diğerleriyse, her halde çekindikleri için olsa gerek, vezir-i azami sorumlu tutmaktaydılar. Bunun temel sebebi idarede gerekli dirayetin gösterilememesi ve kanun-ı kadim'den sapılarak ehliyetsiz kimsele­rin rüşvet karşılığında mansıplara getirilmesiydi. "Aleme bela nazil olan rüşvet" giderek devletin temelle­rini sarsan bir alışkanlık haline geldi. Mansıp sahiplerinin azil korkusuyla bulundukları görevlerde her türlü yol­suzluğa tevessül etmeleri de bunun bir sebebiydi. Mansıplara ehil kişilerin getirilmesi, düzeni sağlamakta adalet'le birlikte en önemli unsurlardan biriydi ki, mesela, Hasan Kafi'ye göre bozuklukların temelinde mansıpla­rın naehline verilmesi yatar. b) Mansıpların ehline tevdi edilmeyişi bir yandan "ida­rede yozlaşmaya yol açarken, diğer yandan da rüşvetçi­lerin, verdikleri parayı çıkartmak için, halka zulmetmelerine sebep oluyordu. Bu ise, mülk'ün temeli olan adalet'in ortadan kalkması demekti. Dolayısıyla re'aya köylerini terketmek zorunda kaldı ve neticede de üretim olmayınca hazine önemli çapta gelir kaybetti. Bu ise dev­letin nitelikli asker besleyememesi sonucunu doğurdu. c) Rüşvetin yaptığı tahribat devletin askerî kuvvetinin en mühim unsuru durumundaki timarlıların ihmaline ve timar düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu konuda, sancakbeyleri ve beylerbeylerinin usulsüz davranışları ve ken­di adamlarına kanunsuz dirlik tevcih etmeleri sık sık zikredilir….Özetlersek, risaleciler, karşılaşılan vakı'anın temelinde rüşvetin ve adalette ihmalin yattığı hususlarında hem­fikirdirler. Müşaverede ihmal ve mansıpların ehline verilmeyişi de bunlarla ilgilidir. Kanun-ı kadim'ın ihmal edilip, her türlü mansıba rüşvet ve iltimas karşılığı hak et­meyenlerin getirilmesinin toplum niza­mını kargaşaya ittiği öne sürülmüştür.[2] Hükümdar aynası risalelerin yazarları, tespitleri doğru olarak ortaya koymakla birlikte hala kamu gücünün hukuk denetimi altına alınmasını örgütsel olarak sağlamak konusunda bir çözüm ortaya koyamıyorlardı. Çünkü içinde bulundukları yönetici elitin çıkarları aynı zamanda onlarında çıkarları idi. Kanunu kadimi bu nedenle savunuyorlardı ve halk üzerinde güç kullanılmasını tavsiye ediyorlardı. Onlara göre “Gerek kul taifesine (dev­şirmeler) gerekse tımarlılar arasına kanun-ı kadim'e ay­kırı bir şekilde hariçten ecnebi girmesine göz yumulmuştu. Aynı durum ulema için de geçerliydi. Netice, Osmanlı fonksiyonel toplum nizaminin (erkan-ı erbaa'nın) altüst olmasıydı. "Herkesin yerini bilmesi' ilkesinin ihmali alt tabakalar arasında tüketim ve gösteriş eğilimlerinin artmasına da sebebiyet vererek iktisadî yapıyı olumsuz et­kiledi. Eyalet ve sancaklara ha­ber gönderilerek tımar ve zeametlerin ekabir sepeti'nden çıkarıp erbab-ı istihkak'a, yani hak sahiplerine, dağıtılması sağlanmalıydı. Böylece tımar ordusu ihya edilecekti. Bir sınıftan diğerine geçişlere göz yumulmamalıydı. Bütün bu işler tavizsiz ve gerektiğinde zor kullanılarak yapılmaydı. Koçi Bey bunu, "Nasihat île kul zabtolunmaz ve iltifat ile ıslahı mümkün olmaz", "benî adem kahrile zabtolunur hilmile olmaz." sözleriyle ve­ciz bir şekilde ifade eder. özetle, teklif edilen ıslahatın amacı, Devlet'in eski ihtişamını (Altın Çağ'ını) ihya; ma­hiyeti, idarî ve metodu ise cebr'di.”[3] Bağımsız ve doğrudan padişaha bağlı olan bir yargı erkinin mevcudiyeti akla bile gelmiyordu. Yönetici elitin adalete uyması ahlaki bir sorun olarak mütalaa ediliyor ve eleştiri ile yetiniliyordu. Bu konuda iki güç kaynağı tekrar devreye sokulmalı idi. Bunlar din ve askerdi. Bu nedenle “Katip Çelebi her devletin belirli bir müddet sonunda çökmesinin mukadder olmadığını  bünyenin sağlamlığının bu süreyi uzatabileceğini, bunun için de öncelikle halkı boyun eğdirir bir sahibu’s-seyfe ihtiyaç duyulduğunu belirtir.”[4] Osmanlının adalet dairesini bilmesine rağmen bunu tatbikata geçirecek yargı erkini kuramaması dikkate şayan bir konudur. Bunun sebebi bellidir. Hiçbir güç kendi kendini sınırlayacak kurumları tesis edemez. Her güç kendi zıddını yaratır. Devlet gücünün zıttı halktır. Hukuk devleti bu iki zıttın çatışmasından ortaya çıkacaktır. Osmanlıda devletin karşısına hukuk devletini kuracak zıt güç olan halk çıkmamıştır. Avrupa halkları devlet karşısında hukuk iddia ederek hukuk devleti kurulmasını sağlamış iken Osmanlı halkları neden bunu gerçekleştirememiştir? Osmanlı halkları hukuk devletini kuramamıştır ve yönetici seçkinleri buna zorlayamamıştır. Çünkü Osmanlı halkları kuvvetli bir doktrinle besleniyor ve yönetime karşı etkisiz hale getiriliyordu. Öyle ki halk bu doktrini içtiğinde tüm seküler taleplerinden vazgeçiyor ve yönetici seçkinlerin elinde kurbanlık koyun haline geliyordu. Bu doktrin dindi. Öyle ki camilerde vaazları dinleyen halk derhal cepheye koşuyor ve sorgusuz sualsiz ölüme gidebiliyordu.[5] Halkın devlet karşısında hukuk talebinde bulunamamasının diğer bir nedeni, mülkiyet hakkına sahip olmaması idi. Bireyin hukuku olmayınca mülkiyet hakkı da olmuyordu. Bireyin mülkiyet talebi bir lokma bir hırka inancını topluma aşılayan din adamları tarafından gemleniyordu. Dolayısıyla Osmanlıda devlete karşı hak iddia eden bir halkın oluşması imkansızdı. Bu imkansızlıktan hukuk devletinin imkansızlığı doğuyordu. Bugün dahi bu yapı devam etmektedir. Öyle ki bir mala ödediği paranın yüzde 75 i vergi olan bir halk dünyanın başka bir yerinde yoktur.


[1]                      Osmanlı risale yazarları ada­let ve kanun-ı kadim kavramlarını toplum ve devlet dü­zeni anlayışlarının temel taşları yapmışlardır dersek ger­çeği ifade etmiş oluruz. Buna gö­re, "hükümdar askersiz kudret sahibi olamaz; mal ve para olmadan asker beslenemez; tebanın refahı olmadan pa­ra toplanamaz; ve adalet olmadan da teba müreffeh ola­maz." İşte, "Adalet mülkün temelidir" diye daha da vecizleştirilen bu anlayış, mülk yani hükümranlık ve devlet'in adalet olmadan ayakta duramayacağı ilkesine dayanır. (Gelenekçi ıslahat düşüncesine göre Osmanlı devlet ve toplum düzenindeki çözülmenin mahiyeti Dr. Mehmet öz )
[2]                      Gelenekçi ıslahat düşüncesine göre Osmanlı devlet ve toplum düzenindeki çözülmenin mahiyeti Dr. Mehmet öz
[3]                      Agm. Dr. Mehmet öz
[4]                      Agm. Dr. Mehmet öz
[5] Birinci dünya savaşında Sarıkamışta silah atmadan 90.000 kişinin donarak öldüğü tarihçiler tarafından ifade edilmektedir. Adaleti emreden bir din, her halde yönetici seçkinlerin çıkarlarını korumak için bu şekilde kullanılmamalıdır. Laiklik devrimi bu nedenle önemlidir. Fakat hukuksuzluk laiklik devriminin istenen neticeyi vermesini engellemiştir.     

Kısır medeniyet

Hukuksuz düzende sadece genetik olarak nesiller devam eder. Yoksa bilgiler ve birikimler nesilden nesile aktarılamaz. Çünkü meslekler genetik yolla değil, yetenek ve emek yoluyla intikal eder. Emek ve yetenek hukuksuz düzende korunamaz. Bu her meslekte böyledir. Mesela ikinci bir mimar Sinan yoktur. Çünkü sosyal ilişkiler hukuki esaslara tabi olmadığı için sürdürülemez. Yaşayanların sosyal ilişkileri bozuktur, ölenlerin kültür ve bilgi mirasları ise yeni nesillere intikal etmez. Bir yerde yaşanan yükselişler bir müddet sonra o yükselişi sağlayan kişinin ölümüyle derin bir inişe dönüşür. Atatürk’ün ölümünden sonra cumhuriyetin adeta bir istiklal mücadelesi vermemiş gibi çökmesi bundandır. Medeniyetin gelecek nesillere intikal edebilmesi için organik bir toplumun kurulması gerekir. Organik toplum hem genetik ve hemde iktisabi mirasın gelecek nesillere intikalini sağlayacaktır. Diğer taraftan liderler bazen ne kadar gayret sarf ederse etsin devlet işlerini düzene sokamazlar. Devleti yıkılmaktan kurtaramazlar. Mesela son Osmanlı padişahları ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar başaralı olamamışlardır. Keza son doğu roma imparatorları da aynı akıbete uğramışlardır. Çünkü devlet ve toplum ilişkilerini hukuk düzeni esaslarına göre düzenlemeyi başaramamışlardır. Bu gerçeği kısmen fark edenler de başarısız olmuşlardır. Mesela; 5.yy.da İustiniaus’un corpus iuris civilis’i, Osmanlının mecellesi devleti kurtarmaya yetmemiştir. Burada yapılan hata şudur. Liderler hukuk deyince mevzuatı düşünmektedirler. Halbuki mevzuat hiçbir zaman yeterli olamaz. Önemli olan uygulamanın başarılı olmasıdır. Ayrıca iyi bir hukuk düzeni kurmak toplumdaki tüm sınıfların bu düzene tabi olmalarını gerektirir. Alt sınıflardan bir kişinin suç işlemesi lokal bir etki yapar. Fakat üst sınıflardan birisinin suç işlemesi devleti çökertir. Mesela çiftçi mallarını koruma derneği bekçisi 100 lira rüşvet aldığı için ağır ceza mahkemeleri tarafından 5 yıl hapis cezasına çarptırılırken, devleti soyanlar ve milyarlarca dolar zarara uğratan ister yönetici isterse mülkiyet sahibi seçkin olsun muhakeme dahi edilmemektedir. Yargılananlar sembolik cezalara çarptırılmaktadır. Halbuki birinin toplumda meydana getirdiği yıkım lokal iken diğerinin yıkımı geneldir. Eğer üst sınıflar kendi aralarında çatışmaya girerlerse tasfiye etmek istedikleri seçkin üyelerini yargıya teslim ederek yargıyı araç olarak kullanmaktadırlar. Bunun manası şudur; yönetici bürokratik elitle mülkiyet sahibi elit hukuk dışı mecralarda buluşarak kendi mensuplarını yargılamakta ve tasfiye kararı çıkarsa yargıya teslim etmektedir. Mümtazer Türköne bunu şöyle ifade ediyor. “Bugüne kadar devlet kurumları içinde işlenen suçlara, oluşturulan suç örgütlerine dair bilgilere istisnasız olarak, ancak hizip çatışmaları sayesinde vâkıf olduk. Bir hizip diğerinin kuyruğuna bastığı, öbürü diğerine zarar vermeye kalktığı zaman bir savaş başlıyor. Savaşın cephaneliği olarak karşı tarafın kanunsuz işleri açığa çıkıyor.”[1] Yöneticilerin tüm gayretlerine rağmen devleti yıkılmaktan kurtaramamalarının nedeni, kanunların tüm toplum sınıfları hakkında eşit olarak uygulama imkanını oluşturmamalarıdır. Bu nedenle yargı teşkilatı, ünvanı ve makamı ne olursa olsun tüm ülke vatandaşlarını suç şüphesi varsa sorgulama ve yargılama imkanına sahip olmalıdır. Türkiye bunu yapacağı yerde kamu gücünü ve onunla işbirliği yapan üst sınıfları hukuk denetimi dışında tutmaya devam ediyor, etkin ve yeterli yargı teşkilatı oluşturmaktan kaçıyor.


[1]                      M. Türköne 28.11.2008 tarihli gazete

Erdemli toplum ve hukuk

Erdeme dayanan devlet, mutluluğa ulaşmayı ve toplum üyelerinin birbirlerine karşılıklı olarak yardım etmelerini amaç olarak benimser. Hukuk egemenliğinin tesis edilemediği toplumlarda, iyi ve erdemli insanların hakimiyeti sağlanamaz. Hukukun hakimiyeti, ahlakın, doğruluğun ve ehliyetin hakimiyetidir. Hukuksuz topluma, erdemsiz, kötü ve ehliyetsiz insanlar egemen olur. Bu yozlaşmaya rağmen, ahlak öğretilerine, kahramanlık destanlarına, milli değerlere istinat edilerek toplum yaşatılmaya çalışılır. Ancak bu değerler objektif olmadığı gibi bu değerlere aykırı davranmanın hukuki bir sonucu bulunmamaktadır. Devletler herhangi bir sınıfın veya sınıfların hakimiyetine girdiklerinde hukuku ya bir araç olarak kullanmak ya da hukuku tamamen dışlayarak doktrin devleti olmak zorundadırlar. Toplumun tüm sınıflarını işbirliği ve uyum içinde bir arada tutmak için adalet hakimiyetinden başka bir yol ve yöntem mevcut değildir. Toplumdaki sınıflaşma çıkara göre değil, başarıya ve ehliyete göre olmalıdır. Böylece teşekkül edecek olan üst sınıflar taşıyıcı rolünü oynayabilecektir. Aksi halde oluşacak üst sınıflar bu rolü üstlenemedikleri için adalet yerine başka doktrinlerin emrinde toplumu ayakta tutmaya çalışacaklardır. Doktrin fiziki gücün doğrudan kullanılmasını sağlayan bir araçtır böyle toplumlarda. İktidarı elinde bulunduran sınıflar fiziki olarak toplumu kontrol edebildikleri sürece bu yöntemi kullanmaktan çekinmezler. Bir çok kanlı diktatörlük böyle kurulmuştur. Demokrasi çağında böyle bir diktatörlük kurmak mümkün olmadığından, doktrin ile demokrasiyi uzlaştırmak yöntemi tercih edilmekte ve hukuk kurumları pasifize edilmektedir. İşte hukuk kurumlarının sindirildiği bu demokratik yada yarı demokratik düzenlerde hukuk ya tamamen dışlanmakta ya da araç olarak kullanılmaktadır. Rusya, Hindistan ve Çin’de hukuk araç olarak kullanılmakta, Türkiye’de ise hukuk tamamen dışlanmış bulunmaktadır. Bu nedenle anılan ülkelerde düzenin haksızlıkları barındırarak kendini sürdürme ve dönüşme imkanı varken, Türkiye’de bu imkan mevcut olmadığı gibi devlet düzeninin ciddi bir tehlike içinde olduğunu ifade etmek gerekir. Az gelişmiş ülkelerin en büyük yanılgısı hukuksuz demokrasi olacağını zannetmeleridir. Anti demokratik bir düzen hukuksuz sürdürülebilir fakat demokratik bir düzen asla hukuksuz sürdürülemez. Demokrasinin keyfi yönetimleri hukuksuz düzenin rantını kaybetmemek için hukuk açığını muhtelif doktrinlerle kapatmaya çalışırlar. İşte çağımızın başarısız demokrasileri bu zihniyetin eseridir. Demokrasinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle hukukun fark edilmiş olması gerekir. Hukuku idrak etmemiş bir toplumun demokrasiyi idrak etmesi ve hayata geçirmesi mümkün olamaz. Türkiye keyfi demokrasinin en güzel örneklerinden birisi olarak, 21. yüzyıla girerken hukuksal paradigmasını kaybetmek üzeredir. Artık kurum ve kuralların algılanması zorlaşmış ve bunların ihdasında hukukun temel ilkelerine ve mantık kurallarına aykırılıklar sıkça görülür olmuştur. Fakülte çökünce, dil harap olunca artık hukuk üretimi yapılamaz hale gelmiştir. Herhangi bir fabrika kısa bir zamanda kurularak ihtiyaç karşılanabilir ancak hukuk düzenini tesis edecek insan unsurunu ve hukuk bilgisini oluşturmak yüzyılı alır. Türkiye son yüzyılda bunu oluşturacak yerde var olan mirası yemiş bitirmiştir.

Medeniyetin yolları

Tunuslu Hayrettin’e[1] göre insanoğlunun medenileşmesini sağlayan iki kaynak vardır. Birincisi vahiydir. İkincisi akıldır. Aklın ise iki kaynağı vardır. Bunlar adalet ve özgürlüktür. İslam ülkeleri vahiy kaynağına itibar etmişler ve yönetici elit sınıfın hakimiyetinde bir medeniyet oluşturmaya çalışmışlardır. Bu öteki dünya korkusunu dayatan, din adamı otoritesine dayalı siyasal bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dini öğretilerle halkın hukuksal istekleri ve seküler talepleri ertelenebilmiş, böylece keyfi idarelerin istedikleri gibi ülkeleri idare etmelerine olanak sağlanmıştır. Lafın kısası halk kesimlerine öteki dünya korkusu, cennet beklentisi aşılanırken, hakim sınıflar bu dünyalarını bostan ve gülistan etmeye devam etmişlerdir. Buna karşılık otoriteyi karşısına alan ve toprak dünyasının düzenini hukuksal kurumları keşfederek kurmaya çalışan batı, modernleşme hamlesini başlatarak doğu karşısında üstünlüğünü ele geçirmiştir. Bu nedenle doktrin tüccarı yönetici elit hakimiyetindeki doğunun çöküşü başlamıştır. Doktrin adamları sınıfı, hukuk hakimiyetinin oluşmasını engelledikleri için doğu toplumları geri kalmıştır. Doktrin adamları hukuk düzenini savunmak yerine, siyasi sınıfa yanaşarak, toplumsal üretimden fazla pay almanın yollarını aramışlardır. Böylece mülki ve siyasi gücün hizmetçiliğini yapmışlardır. Ancak medeniyet yolunda dini yada gayrıdini doktrinler yeterli olmamıştır. Toprak dünyasının düzeni bir türlü kurulamamıştır. İkinci yol ise akıldır. Aklın medenileşmeyi ve modernleşmeyi sağlaması için iki ayak üstüne oturması gerekmektedir. Bunlardan birisi adalet, diğeri hürriyettir. Batının ve bilhassa Amerikanın yükselişi, bu teze dayanmaktadır. Özgürlük ve adalet, amerikan toplumunun ve devletinin temel iki ilkesidir. Tunuslu Hayrettin’e göre Avrupa’nın ilerlemesi toprağı, iklimi vb edenlerle izah edilemezdi. Hürriyet ve adalet esasına göre siyasi kurumlar ve bunun sonucu oluşan ortam, Avrupa’nın refahını doğurmuştu. Avrupa’nın uygarlığı siyasi, kültürel ve eğitim kurumlarına bağlı olarak yükselmişti. Biz adalet ilkesinin özgürlüğü kapsadığını ayrıca özgürlük kavramına yer verilmesinin fikri kuvvetlendirme amacını taşıdığını düşünüyoruz. Çünkü adalet olan yerde özgürlük kavramının içeriği kendiliğinden dolmaktadır. Adalet olan yerde özgürlük kendiliğinden ortaya çıkar ve sınırları çizilir. Bu nedenle adalet idesini istihdaf etmek yeterlidir. Amerikanın benimsediği özgürlük kavramı, birey haklarının hiçbir doktrine tabi olmadan hukuki korumaya mazhar olmasıdır. Osmanlının benimsediği özgürlük kavramı ise din doktrini içinde anlam kazanan bir özgürlüktür ve mistik bir içerik taşımaktadır. Buna göre kişinin kendini keşfetmesi gerçek bir özgürlüğün kapısını açar. (İçe doğru derinleş ve özgürleş, böylece ulusal ranttan uzaklaş, senin yerine din adamları, siyasi iktidar ve yandaşları senin payını alırlar. Sende öteki dünyada alırsın.) Amerikan tipi özgürlük anlayışında ise böyle bir sınırlama yoktur. Kişi gerek dışa açılarak, gerekse içe dönerek kendini geliştirebilir. Çünkü amerikan devleti kişilerin öteki dünyaları ile ilgilenmeyi görev edinmemiştir. Osmanlıda bireylerin öteki dünyalarını korumak devletin bir göreviydi. Şimdi ise vahiy yolu tamamen kapanmış ve kaynak olmaktan çıkmıştır. İkinci yol olan akıl yolu ise özgürlük ve adalet olmaması nedeniyle kapalıdır.  Dolayısıyla Türk toplumunun ve devletinin modernleşmesi imkânsızdır. Çünkü seküler seçenek mevcut değildir. Doktrin merkezli çözüm zaten tek başına hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu nedenle hukuksal seçeneğin işaretlenmesi zorunludur. Hukuk koruması altında bireyler özgürlüklerini yaşayabilmelidirler. Bu ise ancak adalet değerine itibar etmekle mümkün olabilir. Modernleşmek isteyen Türkiye, adalet tercihini yapmak zorundadır.


[1] Osmanlı devlet adamı 1821-1890

İçtihat ve kanun

İngiliz hukuk düzeninde yasalar değil, mahkeme içtihatları vardır ve uygulama güçlüdür. Londra Üniversitesi öğretim Heyetinden Clive Parry Ankara hukuk fakültesinde verdiği bir konferansta şöyle demektedir. “Biz ne Türkler gibi parlak yeni kanun mecmualariyle öğünecek durumdayız, ne de Fransızların Code Napoleon'u gibi hürmete lâyık eski bir kanun mecmuasını hatırlayacak mevkideyiz. İşte can alacak fark da bu noktadadır. Avrupa’nın diğer kısımlarında hukuk kaideleri esas itibariyle o kadar kanun mecmualarına dayanır ki, bu kanunlar meriyet mevkiinden kaldırılacak olsa, fiiliyatta ortada hukuk kaidesi kalmaz. Halbuki bütün İngiliz kanunlarının fesih ve ilgası halinde dahi geride yine, belki biraz modası geçmiş, fakat noksansız bir hukuk sistemi kalır. Zira İngiliz hukuk kaidelerinin büyük bir ekseriyeti, Parlâmentoca kabul edilmiş kanunlar vasıtasıyla, yahut Kırâlların veya Nazırların emirnameleriyle değil, mahkemeler ve hâkimler tarafından ihdas edilmiştir. İngiliz hukuk kaideleri hâkimler tarafından vaz'edilmiştir, içtihada dayanır…. Bizin hâkimlerimiz hukuk fakültelerinden yeni çıkmış gençler değildir. İngiliz hâkimleri avukatlık ederek geniş tecrübe sahibi olmuş zatlardır. Bu zevat kendi istekleriyle hâkim" kürsüsünde Devlete hizmet etmek için seçilmişlerdir. Hâkimlik Parlâmento âzalığından bile daha şerefli bir mevkidir. Bizde bir Adliye Vekâleti mevcut değildir. Bununla beraber bizim en yüksek hâkimimiz olan «Lord High Chancellor of England» aynı zamanda ayan meclisi reisidir. Daha garibi bu zat aynı zamanda çok defa Kabineye de dâhildir. Lord Chief Justice denilen Âli Mahkeme reisine çok defa asalet payesi verilir, ve kendisi bu suretle Lortlar Kamarasında âza olur. Ayan Meclisi olan Lordlar Kamarası aynı zamanda en yüksek mahkemedir.”[1] İngiliz hukuk düzeni amerikan hukuk düzenini de şekillendirmiş ve amerikan yargı düzeninde hukuksal realizm görüşü hakim olmuştur.


[1] İngiliz Hukuk Sistemi  Bay Clive Parry, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Yıl 1943 Cilt 1 Sayı 3

Kanun ve yargıç

Kanunlar adil, yeterli ve kaliteli olursa katı bir uygulama toplumsal düzeni sağlayabilir. Kanunların adalet ölçülerine tabi tutulmadan sadece kanun olmaları nedeniyle uygulanmaları belki şekli bir meşruiyet taşır fakat maddi olarak adalet, dolayısıyla meşruiyet yoktur. Kanunların tatbik edilmesi ile adaletin tesis edilmesi arasında illiyet ilişkisi bu nedenle kaybolabilir. Eğer kanunlar adil olarak her konuyu düzenlemeye muktedir ise aynen uygulanmalarında sakınca yoktur. Fakat bu bir varsayımdan öteye gidemez. Çünkü kanunlarla sonsuz hadiseleri adalete uygun olarak düzenlemek mümkün değildir. Hukuk sisteminin toplumsal düzeni sağlayabilmesi için iyi kanunların iyi memurlar eliyle uygulanması ve bu uygulamanın hakimler tarafından takip edilmesi gerekir. O halde bir hukuk düzeninin kurulmasında üç basamak vardır. İyi kanun, iyi uygulama ve iyi denetim. İyi kanun: Kanun hem adalet değerine uygun norm içermeli, hem de lafız olarak ifadeye muktedir olmalıdır. Kanun lafzı ve ruhu ile ilkeyi anlatmalıdır. İyi uygulama: İyi kanunlar ahlaklı ve ehliyetli memurlar eliyle uygulanmalıdır. Bu uygulama genellik ve eşitlik ilkesine uygun olmalıdır. İyi denetim: İyi kanunların çıkarılması ve iyi uygulama olması yeterli değildir. Ayrıca bu uygulamanın adalete ve hukuka uygunluğu yargı organları tarafından denetlenmelidir. Uygulamada memurların her zaman bir takdir hakkı vardır. Veyahut kanunların tatbikatında anlaşmazlıklar çıkabilir. Takdir hakkının yerinde kullanılıp kullanılmadığı, tatbikatın adil olup olmadığı hususları iyi yargıçlar tarafından denetlenmeli ve adil kararlara bağlanmalıdır. Devletin kanunlar vasıtasıyla idaresi bu şekilde olmalıdır. Eğer kanunlar iyi olmaz ve objektif esaslara uygun olarak çıkarılmaz ise kanunculuk anlayışı hukuk düzenini felce uğratır. İyi kanunlar çıkarılmasına rağmen, iyi uygulama olmaz ise yine sonuç alınamaz. Bürokratik örgütün adil yönetim ilkesine uyması sağlanamaz. Yolsuzluk, kayırma, rüşvet, kamu yönetimine hakim olur. Kamu gücünün hukuk denetimi altına alınması bu nedenle önemlidir. İşte bu denetim yargı örgütü tarafından yapılmalıdır. Yargıçların bu işlevini yerine getirebilmesi için kamu yönetiminin bir parçası olmaması, bilakis kamu yönetiminin dışında ve ona eşit bir güce sahip olması gerekir. Kamu yönetimi ile olan irtibatı devlet başkanı sağlamalıdır. Devlette, kanun, yönetim ve yargı ilişkisi böyledir.

Kanunların genelliği

Kanunların genel olarak uygulanması iki açıdan gerçekleşmelidir. Birincisi olay açısından uygulamadır. Bunun manası kanunların ister hafif ister ağır ihlal olsun, tüm fiiller ve olaylar hakkında uygulanmasıdır. “Yasaların ilk özelliği, genelliğidir. Bütün yurttaşları bir bütün olarak, davranışları soyut olarak görür.”[1] İkincisi ise kanunların tüm kişiler hakkında uygulanmasıdır ki, bu halde kanunun muhatabı olan kişinin sıfatına görevine ve gücüne bakılmaz. Kanun karşısında herkes aynı güce ve hakka sahiptir. Suçlunun makamı olmaz. Kuvvet kanunda olmalıdır. Kanunların uygulanması sırasında istisnalar oluşturulmamalıdır. Bu noktada kamusal düzeni bozan ilk istisna, kendinden sonra zincirleme suretiyle istisnaların doğmasına yol açar. Aynen vücuda bir virüsün girmesi gibi kuralın uygulanması sırasında yapılan ilk istisna, hukuksuzluk virüsünün yerleşmesine neden olur. Bu hukuksuzluk virüsü meşru kurumlar ve kurallar içinde yayılarak ve çoğalarak, kamusal hayatı felç etmeye çalışır. Yıllar sonra toplumu tehdit eden, sosyal ve ekonomik yarardan yoksun yapılar ortaya çıkar.[2] Bu noktada ilkel hukuk anlayışını bekleyen ikinci bir tehlike vardır. Kamu düzenini tehdit eden sosyo-ekonomik hastalıklar kanun yapılarak giderilmeye çalışılır. Bu anlayışın egemen olduğu dönemler, yok kanun, yap kanun dönemleridir.[3] Yönetici elit kanun çıkarmakla meselenin halledilmediğini, eşitlikçi uygulama gerektiğini anlamak istemezler. Mücerret hukuk metinlerinin ihtişamı, çok defa, bu acı gerçekle yan yana bulunuyor. Bu tablo idarelerin muhteşem yanılgısı oluyor.[4] Müessese işlemiyor, kanunlar bekleneni vermiyorsa, kusuru bunlarda aramaktan ziyade müesseseyi işleten ve kanunları uygulayanlarda aramak lazımdır. 69 yılda üç defa anayasa değiştiren bir memleket az bulunur.[5] 1787 tarihli amerikan anayasası halen yürürlüktedir. Osmanlıda işler yürümeyince idari ve iktisadi yapı bozulunca padişah durmadan fetva alıyor ve eyaletlere emirler, fermanlar yağdırıyordu. “Fetva kitaplarında çok sert görüşlere rastlanmaktadır. Tımar mevzuatının tedvin edildiği dönemde şeyhülislam olan ebussuud efendinin ve tımar sisteminin ıslahı için yoğun çalışmaların yapıldığı dönemde şeyhülislam olan sunullah efendinin görevini ihmal eden tımar erbabı hakkında çok sert fetvaları bulunmaktaydı.”[6] Osmanlıda tıpkı günümüzdeki gibi idari, içtimai ve iktisadi sorunlar kanun çıkarılarak çözülmeye çalışılmıştır.[7] Fakat kanunların uygulamada sonuç verebilmesi için öncelikle doğru olması, herkese her zaman uygulanması, yani genel ve eşit olarak uygulanması, bu uygulamanın yargı gücü tarafından denetlenmesi gerekir. Halbuki Osmanlıda siyasi, mülki, mali ve askeri güç ile onların fikir kaynağı ve meşruiyet mührü olan medreseler yani üniversiteler ve ulema sınıfı, hukuk kurumlarının sirayet edemediği yerlerdi. Bugünde aynı sorun mevcuttur. Bu kurumlar yargı erki karşısında dokunulmazlıklara sahiptirler. “16. yy. da yazılmış olan kitabı müstetab da tımar idaresinde en yetkili kimseler olan beylerbeyi ve sancak beylerinin tımarları para karşılığı usulsüz dağıttıkları, boşalan ve mücahitlerin hakkı olan tımarları kendi köle ve seyislerine dağıttıkları, kapılarının eskisi gibi mükemmel olmadığı, bu sebeple tımarlı sipahi ordusunun 200.000 den 20.000 e düştüğü yana yakıla anlatılmıştır… devlet kanuni döneminin sonlarında fark ettiği bu sorunları gidermek için yeni hukuki ve idari düzenlemelere gitmeye başlamıştı. 3. murat, 3. Mehmet, 1. Ahmet dönemlerinde peş peşe çıkarılan çok detaylı bir şekilde konuları ele alan adaletnameler devletin bu ıslahat girişiminin sonucu idi. Kanun hakimiyetini sağlama, askerin yetki dışı faaliyetlerini sınırlandırma, sadrazamın otoritesini güçlendirme hedefi güdülüyordu. Bunun yanında devlet ilmiyeyi ve seyfiyeyi nizam altına almak için başka kanunlarda çıkarıyordu.”[8] Fakat kanun çıkarmakla, reform yapmakla bugün olduğu gibi bir neticeye varılamıyordu. Balık baştan kokuyor ve devlet tavandan çöküyordu. Bu nedenle yönetimin yargı ile mücadele etmek yerine, idari örgütü hukuka uygun olarak çalıştırmak için adli gücü işler ve etkin hale getirmesi gerekiyordu. Bugün olduğu gibi o günde bu yapılanma sağlanamamıştı. Bir teşkilatta anatomik hata varsa, o teşkilatın verimli çalışması kurallarla sağlanamaz. Osmanlının ve Türkiye’nin ana sorunu devlet teşkilatının anatomik yapısındaki bozukluktur. Bu nedenle ne kadar çok kanun çalışması yapılırsa, o kadar düzen tereddi edecektir. Önce anatomik yapıdaki hatalar giderilmelidir. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki eşitlik ve eşgüdüm sağlanmalıdır. Hükümet başkanlarının naibleri yönetici seçkinlerdir. Fakat devlet başkanının naipleri yargıçlardır. Devlet teşkilatının anatomisi buna göre şekil almalıdır. Bu gerçek hem Osmanlı, hem de cumhuriyet tarafından göz ardı edilmiştir. Böylece ortaya Osmanlı cumhuriyeti çıkmıştır.


[1] İlhan Akın Kamu hukuku 1974 bası sh. 165
[2] Bir ülkenin geri kalmasında ben yargının çok büyük fonksiyonları olduğuna inanırım. Bir ülkeyi geri bırakmak istiyorsanız önce yargısını bozun derim. Yargısı bozulan sistemde haksızlıklar artar. Haksızlıklardan nemalananlar zamanla örgütlenmeye, bu durumun devamı için sistemi daha fazla dejenere etmeğe başlarlar. Sonunda yargısı bozulan sistem, diğer kurumları da ayakta tutamaz ve ülkeler iflas eder. Böyle bir sistemde dürüst ve çalışkan insanlar kendilerini kullanılmış ve aptal hissetmeye başlarlar. Sonunda kimse görevini yapmak istemez ve herkes kısa yoldan köşe dönmecilik oynamaya başlar, bu virüs topluma egemen olursa, artık o ülkeye yapılacak bir kötülük kalmamıştır. Mehmet Yılmaz Adalet.org. sitesi.
[3] Bu dönemlerin en büyük özelliklerinden biriside kanun enflasyonu olmasına rağmen adaletin tesis edilememesi ve tam bir hukuksal karmaşa yaşanmasıdır. Adeta araçların çok olması ama insanların taşınamaması gibi. Bu durum medeniyet açısından bir noksanlıktır. Devlete has bir ruh hastalığıdır. Bir memlekette ne kadar çok yasa ve nizam varsa, orada o kadar da çok hırsıza ve hayduta rastlanır. Lao-Tse
[4] Kamran İnan Devlet idaresi  7. bası, s. 163
[5] İnan age. s. 72
[6] Agm. Prof. Dr. Mehmet İpşirli s.225
[7] Devlet ne denli bozulmuşsa kanunların sayısı da o denli çoktur. Tacitius
[8] Agm. Prof. Dr. Mehmet İpşirli s.225

Gayrı şahsi kuvvetler

Bir memlekette iki kuvvet vardır. Bunlardan birisi şahsi kuvvetler dediğimiz silahlı ordu, diğeri ise gayrı şahsi kuvvetler dediğimiz kanunlar ordusudur. Hippel, yasalar için gayrı şahsi kuvvetler ifadesini kullanmaktadır. Zira kanunlarda diğer fiziki silahlar kadar güçlü olup insan yaşamını etkileyebilmektedir. Gayrı şahsi kuvvetlerin komutanı olarak hakimlik makamı son derece önemi haizdir. Eğer bir memlekette şahsi kuvvetler kadar gayrı şahsi kuvvetlerde yeterli ve etkin olamazsa orada barıştan, medeniyetten, sükunetten, refahtan ve huzurdan bahsedilemez. Nitekim sadece şahsi kuvvetlerin medeniyet ve devlet için kafi olmadığı Saddam hakimiyetindeki Irak’ın ve diğer otoriter yönetimlerin akıbetinden anlaşılmaktadır. Hatta Osmanlı sadece şahsi kuvvetlerin tahkimine önem verdiği ve gayrı şahsi kuvvetlere bir düzen veremediği için yıkılmıştır. Osmanlıda tüm reformlar ve yenileşme çabaları şahsi kuvvetlerin güçlendirilmesi içindir. Zaten reform çalışmaları savaş meydanlarındaki yenilgilerden sonra başlamıştır. Yoksa ülke içindeki siyasi ve hukuki çatışmalar, halk isyanları reform arayışlarına neden olmamıştır. Çünkü iktidarın elinde doktrin ve bu doktrini savunan ordu olduğu sürece halkın bazı kesimlerinin iktidara karşı hukuk mücadelesi vermesi mümkün değildi. Bu nedenle gittikçe bozulan merkezi düzenin oluşturduğu mahalli yapılar, yani ayan ve derebeyleri 1808 yılında senedi ittifakla anayasa çekirdeği oluşturmaya padişahı zorlasa dahi, bundan bir sonuç alınamayacaktı. Senedi ittifak yargı ve hakim teminatına bağlanmamıştı. İttifakın sürdürülmesi yönetici elitin tepesinde oturan padişahın iradesine bırakılmıştı. Çünkü Osmanlı tıpkı Türkiye gibi gayrı şahsi kuvvetleri algılama kudretini kaybetmişti. Halbuki daha 5. yy. da Corpus Juris civilis  Institutiones Kitabının Önsözünde, özetle, şöyle denilmekte idi. “Devletin sulh zamanında ve savaşta doğru yönetilebilmesi için, Majesteleri imparator, sadece orduları ile değil, Kanunları ile de temayüz etmelidir; Hükümdar savaşlarda muzaffer olduğu gibi, hikmet dolu kanunları ile de kötü kişilerin yarattığı huzursuzlukları bastırmalı, muhteşem zaferleri ile olduğu kadar hukuk alanında da muteber olmalıdır.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Yargıç ve kamu gücü

Osmanlı’nın ve Türkiye’nin süregelen hatası, kamu gücünün hukuk denetimi altında olmaması ve bu nedenle hukukun günlük hayata adalet olarak yansımamasıdır. Bir devlet mevzuatla idare edilir. Mevzuat ise memurlarla tatbik edilir. Bu tatbikattan sonuç alınabilmesi ve mevzuatın devlet idaresinin bir aracı olabilmesi için genel ve eşit olarak tatbik edilmesi gerekir. Kanunların genel ve eşit olarak tatbik edilmesi memurların kanunları uygularken hukuka uygun davranmasına bağlıdır. Eğer kanunlar memurlar tarafından adalet gözetilerek tatbik edilmez ise o ülkede kanun yapmakla bir sonuca varılamaz. Kanunlar içtimai hayatı düzenleyen bir fonksiyon ifa edemezler. Memurlar tarafından kanunlar bazı vatandaşlara uygulanır, bazılarına uygulanmaz ve ortaya hukuka aykırı davrananların eline geçen bir rant ortaya çıkar. Kanunların gereğini yerine getirerek yaşam maliyetlerini artıranlar ile kanunlara uymayarak yaşam maliyetlerini düşürenler arasında haksız rekabet meydana gelir. Rekabet güçlüyü ve yetenekliyi ortaya çıkarmak için gereklidir. Eğer haksız olursa beceriksiz ve ehliyetsiz insanlar üstünlüğü ele geçirir. Neticede toplum medeniyet üretemez hale gelir. Bu haksız yapılanma hayatın her alanına hakim olduğunda, artık devlet duraklama ve çöküş dönemine girmiş demektir. Bu nedenle memurların kanunların uygulanmasında adil davranması şarttır. İşte memurları yasaları uygularken adil olmaya zorlayan iki güç vardır. Bunlardan birisi ahlaktır. Kanunların ahlakı adalettir. Kanunlar sosyal yaşamda ortaya çıkan sorunların tam anlamıyla çözümünü ortaya koyamazlar. Bu nedenle kanun uygulayıcısının adalet anlayışına ve ahlakına sahip olması gerekir. Diğeri ise yargıçtır. Preseküler toplumlar memurları ahlak kurumları ile adil olmaya zorlar. Seküler toplumlarda ise memuru kanuna uymaya zorlayan güç, yargı düzenidir. Laik toplum olmak Türkiye’ye bu değişimi yapmak mecburiyetini yüklemektedir. Fakat Türkiye’de devlet, laik olmak fikrini taşımasına rağmen, hukuk düzeninin yargıç eliyle egemen kılınmasına karşı çıkmaktadır. Böylece laiklik fikri kendisiyle çatışır hale gelmekte veya ideolojik çatışmada taraf olmaktadır. Devleti idare etmeye yeltenen siyasetin, kullandığı kamu gücünü hukuk denetimi altına alması, bunun için yargıçlara tüm memurların üzerinde İngiltere’de olduğu gibi bir statü vermesi gerekir. Aksi halde memur ordusuyla, binlerce kanunla, yüzlerce kurumla dahi olsa devleti idare etmek mümkün değildir. Yargıçlara bu statü verilmeden, memur sayısını artırmanın, devamlı kanun ihdas etmenin, merkezi teşkilatı üst kurullarla donatmanın manası yoktur. “İdare edenlerin adaletten korkmadığı bir yerde adalet güçlü değildir.”[1] Osmanlı bu gerçeği fark etmediği için çökmüştür. Osmanlıda yapılan tüm idari, iktisadi ve askeri reformlar sonuç vermemiştir. Öyle ki bazı reformlar uygulanma imkanı bile bulmamış, bazıları çok kısa süre uygulanmıştır. Çünkü anlattığımız şekilde kanunların uygulamaya geçirilmesi mümkün olmamıştır. Bürokratik güç hukuk denetimi altında olmadığı için bizzat devleti içten içe kemiren bir örgüt olmuştur. Mesela; bugün şehirlerin planlı ve düzenli olması için binlerce memur ihdas edilmekte ve yüzlerce kanun çıkarılmaktadır. Fakat Türkiye’nin hiçbir yerinde planlı ve düzenli bir şehir görmek mümkün değildir. Bunun gibi bir çok alanda yapılan düzenlemeler, sonuçsuz kalmaktadır. Buna sağlığı, eğitimi, ekonomiyi, bankacılığı, tarımı, bilimi, sanayiyi ekleyebilirsiniz. Bütün bunların nedeni kanunların uygulanmasında adalet esasına uyulmaması veya uygulamada ayrıcalıklar oluşturularak, kuralların ortadan kaldırılmasıdır. Kanunların uygulanmasında disiplinin bozulması için sadece bir ayrıcalık tanınması yeterlidir. Bu anlamda devlet demek, kanun demektir. Kanun demek, memur demektir. Memur ise ancak yargıç denetiminde olursa gereği gibi kanunları uygular. Bu nedenle hukuk devleti olmanın birinci şartı, hukuk düzeninin omurgasını oluşturan hâkim sınıfının iyi yetiştirilmesi, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve haklarının korunmasıdır. İyi kanunlar, kötü hâkimler eliyle uygulanamaz. Kötü kanunlar iyi hâkimler eliyle uygulanabilir. Kanunda ne yazarsa yazsın sonuçta hâkimin kararı uygulanır.[2] Hukuk, hâkimin yarattığı hukuktur. Bugün hakim hukuk yaratamıyorsa, bu kusur, yargıyı öteleyen, gölgeleyen ve haklarından yoksun bırakan idarecilerindir.  Hukuk devletini kurmak şekli ve maddi tüm kriterleri yerine getirmek anlamına geliyor. Bunun için tüm kurum ve kuralların mevcut olması lazımdır. Ayrıca bu kurumların işlemesi ve kuralların istisnasız uygulanması gerekir. Kısaca devlet olanaklarının ve gücünün kötüye kullanılması, hukuk düzeninin alt üst olmasına yeter. Hukuka dayalı devlet ciddi bir gayreti ve düzeni gerektirir. İyi bir hakim kadrosu ve  hukuk bilinci aşılanmış idareciler olması lazımdır.


[1]                      İnan age. s. 170
[2]                      Yargıtay Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin yeni TCK'yı değerlendirirken bu konuda bir yüzde oranı bile vermiştir. "Yasada bu hükmü nasıl ifade ederseniz edin bununla ilgili uygulamada, kanun metni yüzde beş, Yargıtay ise yüzde doksan beş belirleyicidir."

Kafadan kopan beden; kamu gücü

Roma ve Osmanlıya ihtişam ve hakimiyet veren, sahip oldukları doktrinler değildi. Yıkıldıklarında doktrinleri duruyordu, ama hukukları kalmamıştı. İhtişam ve hakimiyetin kaynağı, adaletin üstünlüğünü fark etmiş olmalarıdır. Ne zaman ki bu gerçeğe bakar ve görmez oldular, yıkılış başladı. Eksikleri hukuk devletinin tarifini kamu gücünün hukuk denetimi altına alınması olarak yapamamış olmalarıdır. “Türkiye açısından 15-16. yy: Tımar sisteminin uygulandığı dönem. “daire-i adliye ve erkanı erbaa ilkelerine dayalı yönetim.” Nasihatname, siyasetname metinlerinden incelenebilecek olan bu dönem, Osmanlı klasik dönemi olarak adlandırılır. Toplum tipinin feodal mi, Asya tipi üretim tarzı mı, “kendine özgü” mü olduğu tartışmalarını şimdilik bir yana bırakabilmek için, bu döneme “kapitalizm-öncesi” denebilir. Kamu yönetimi tanımına bağlı olarak, “kamu yönetiminde değişme sorunu” bakımından bu dönem çalışma alanı dışındadır. 16. yüzyıl sonu–17. yüzyıl: "nizamı aleme ihtilal ve reayaya infial geldiğini ifade eden layiha ve risaleler dönemidir.”[1] Osmanlının klasik dönemindeki hukuk sistemini inceleyen tarihçiler bu devletin daha sonra ihtilal ve infial devresine girmesini bir türlü anlayamazlar ve genel olarak ekonomik düzendeki çöküşe, askeri yenilgilere ve eğitim düzeninin bozulmasına bağlarlar sorunu. Halbuki “daire-i adliye ve erkanı erbaa ilkelerine dayalı yönetim” kamu gücünün hukuk denetimi altına alınmaması nedeniyle bozulmuştur. Eğer kamu gücünün hukuka uygun olarak hareket etmesini sağlayacak bir hukuk düzeni mevcut olsa idi, fikri ve vicdanı hür bireyler ortaya çıkarak, özel veya genel mülkiyete dayalı bir kapitalizmin temellerini atabileceklerdi. Halbuki devleti ve bireyi eşit tutan bir hukuk kurumu ve düzeni mevcut olmadığından dolayı devlet kapitalizminin taşeronluğu ile işe başlayan ayanlar dahi tasfiye edilmiştir. Bu nedenle Osmanlı (ve cumhuriyet dönemi) hukuk nizamının yumuşak karnı, her zaman tekrar ettiğimiz gibi üst sınıfların hukuk denetimi altına alınamamasıdır. Gerçekten de Osmanlı da hukuk düzenine önem verildiğine, kanunların uygulanmasında hassasiyet gösterildiğine şahit oluyoruz. İlk esas teşkilat yasası Fatih tarafından kaleme alınmıştır. Bu esas teşkilat yasası ile kardeş katline izin verilmiştir. Daha sonra 1808 tarihinde padişah ile âyan arasında yapılan bir senedi ittifak mevcuttur. Bunu 1839 tarihli Tanzimat fermanı takip etmiştir. Bu fermanla Osmanlı batılılaşmayı kabul etmiştir. Nihayet 1876 tarihli kanuni esasi kabul edilmiştir. Fakat tüm bu esas teşkilat yasaları ve diğer kanunlaştırma çabaları, hukuk hakimiyetinin tesisi için yeterli olmamıştır. Çünkü Osmanlı tıpkı şimdi olduğu gibi üst sınıfların hukuk denetimi altına alınması gerektiği hususunu kavrayamamıştır. Mesela Osmanlıda düzenin bozuluş nedeni olarak yönetici elitin tımar sisteminde yolsuzluk yapması gösterilir. “Beylerbeyiler ve sancak beyleri hizmet erbabına verilmesi gereken tımarları ehil olmayan, bol hediyeler veren kimselere verdiler. Saraya ve ileri gelen devlet adamlarına bol hediyeler sunanlar büyük tımarlara sahip oldular.”[2] Padişah bu gücü hukuk denetimi altına alacak yerde, sembolü ve müdafii olmuştur. Bu güç kapıkulu sınıfı dediğimiz bürokratik korporasyon ve onunla ittifak eden seçilmiş yöneticilerdir. Sonunda padişah güce itibar ederek, hukuk denetimi altına almadığı ya da alamadığı, bu sınıf tarafından hal edilmiştir.[3] 1855 sonrası siyasi gelişmelerde önemli bir gerçeğe işaret etmek gerekir. Bu dönemde batılı bir intelijansiya teşekkül etmiştir. Bu zümrenin üyeleri daha çok memurlar, zabitler, avukatlar, hekimler ve yazarlar. Abdülhamidin büyük meblağlar harcayarak ayakta tuttuğu mekteplerden çıkanlar yani intelinjasiya, bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar… bu intelijansiya 1876 tarihinden itibaren sözünü geçirmeye başlamış ve 1908 yılında iktidarı ele almayı başarmıştır. Evet bu intelijansiya iktidardaki ıslahat teşebbüsünün mahsulü, ama bu ihtilalci intelijansiyanın ortaya çıkışı ananevi iktidar için öldürücü olmuştur. Başka bir deyişle iktidar mezar kazıcısını kendisi yaratmıştır. Kaldı ki bu olay sadece Türkiye’ye mahsus değildir. İran’da Şah Kaçarın, Çinde Gökün oğlunun sukutu, buna benzer bir gelişmenin bir sonucudur. Japonyadaki Şoğun Taka Gabanın düşmesini de (1858-1868) aynı sebebe bağlayabiliriz.[4] Devletten ferde uzanan bir düzen kuran doğulu toplumlarda düzenin sahibi olan azınlığın kendisini koruyan bir kadro oluşturması zorunludur. Çünkü tabana yayılmış bir refah ve yönetim anlayışı yoktur. Bu  eksiklik halkı yönetimden uzaklaştırır. Bu uzaklaşmayı engellemek isteyen yönetimler, halkı doktrinlerle kendilerine bağlamaya çalışırlar. Hukuk ile doktrin arasındaki yarışı, doktrin devleti kazanır. Bunun neticesinde sürdürülemez bir düzen ortaya çıkar. Anılan ülkelerde yönetimlerin değişmesi bu sebebe dayalıdır. Tabii ki bu devrimlerin siyasi ve etnik saikleri olabilir. Fakat bir adalet devletini hiçbir siyasi veya etnik hareket ortadan kaldıramaz. İşte hukuku rehber ittihaz etmeyen tüm siyasi iktidarların akıbeti, yine kendi yarattıkları güç tarafından yok edilmeleridir. Hukuk hakimiyeti olmaz ise toplum organik bir bütün haline gelemez. Kafasını koparır alırsın, beden cevap vermez. Ya da beden ile kafa her zaman çatışma halinde olur. Çünkü kafada adalet yoktur. Siyasetin kılıcı adalet olmayınca kesmez olur. Bilakis adaleti olmayan siyasetin boynu kıldan ince hale gelir. 


[1]                      Kamu reformunu tarihten incelemek B.A. Güler
[2]                      Agm. Prof. Dr. Mehmet İpşirli s.225
[3]                      Bu güçlerden en önemlisi şüphesiz yeniçeri ordusu idi. Yeniçeri padişahın adeta evlatlıklarından oluşan bir ordu idi. Profesyonel bir ordu idi. Yükselme döneminin tüm askeri zaferlerinde onların payı vardı. Ancak tüm güçler gibi hukuk denetimi altına alınmayan bir güç olarak tehlikeli idi. “Hükümdarın mutlak otoritesini güçlendirmek üzere örgütlenen bu kurum, zamanla devlet içinde bir baskı grubu haline gelecek ve saltanat kavgalarının kaderini belirlemeye başlayacaktı. Mutlak otoritelerini yeniçerilere dayandırmak isteyen sultanlar, zaman, zaman yeniçerilerin esiri durumuna da düşebilecek, alacakları kararlarda ve yapacakları işlerde hep onları hesaba katmak zorunda kalacaklardı… Örneğin, yeniçeriler 1566’dan 1600 yılına kadar, maaşlarının artırılması ve bahşiş talebiyle dört kez isyana kalkışmışlar ve pek çok yüksek bürokratın başının vurulmasına neden olmuşlardı.” M.Sinan agm. Şüphesiz yeniçerilerin saraya karşı olan bu tavırları siyasetin hukuksuz olmasından kaynaklanmakta idi. Ayrıca halka dayanmayan, halkı bir sürü olarak gören bürokratik devlet, bir müddet sonra halkın ürettiği artık değer ile geçinemez hale gelmişti. Bürokratik devletin beslenmesi için halkın hürriyet ve adalet prensipleri dahilinde çalışması ve üretmesi lazımdır. Bugün de aynı sorun mevcuttur. Halka hala bu prensiplere uygun yaşam alanı tahsis edilmediğinden, bürokrasi ile mülkiyet seçkinleri arasındaki hukuksuz ilişkiler ve çekişmeler devam etmektedir.
[4] Cemil Meriç age. S. 120-136

Devlet siyasi değil hukuki bir birliktir.

Devletin siyasal bir varlık olduğunu düşünenlere göre, devlet aynı dili, dini, kültürü ve ülkeyi paylaşan insanların kurdukları siyasi bir yapıdır. Her şeyden önce devleti kuran halk, kültür birliğine sahip olmalıdır. Ancak kültürel birlik devletin yaşaması için yeterli değildir. Tarihte görülen bir çok iç savaşlar kültürel birliğin devlet kurulmasında yeterli olmadığını göstermektedir. Amerikan iç savaşının anayasal düzenin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması ve hukuk ve devlet ilişkisinin kavranması açısından önemi büyüktür. Hukuksal birliğin, devlet niteliğinde siyasal birlik kurulmasında, kültür, dil, din, ırk birliğinden önemli olduğu, Avrupa birliğinin kurulmasından anlaşılmaktadır. Gerek Türk, gerekse Arap dünyasında din, dil, kültür ve ırk birliği olmasına rağmen hukuksal ilişkiler düzenlenemediği için bırakınız birlik kurmayı, çatışmalar engellenememektedir.[1] Osmanlı’da yaşanan iç savaşların ise devlet gücünün artırılması ve hukukun rafa kaldırılması suretiyle önlenmeye çalışılması, son derece önemli ve hatalı bir ayrıntıdır. Osmanlı düzeninin yıkılmasında ana sebep, idarenin hukuksal çözüm arayışlarına soğuk bakmasıdır. Aşağıda bahsedileceği gibi anayasa hukuku doğu toplumlarında gelişmemiştir. Osmanlı da örfi hukuk, zamanla şer'i hukukun önüne geçti. Amme hukukunda padişahların emri, medeni hukuk alanında şeriat hükümleri geçerliydi. Bu, zaman içinde şeriatın açık hükümlerini bile bir kenara atan padişah hükümlerine yol açtı. Ulema, devlet menfaati ve amme maslahatı diye itiraz etmedi. İslam hukukuna göre padişah kanun koyucu değildir. Tek bir kanun vardır, o da şeriattır. Şeriatın kaynakları arasında kuran, sünnet, icma ve kıyas bulunmaktadır. “Fakat islam dinine en fazla riayetkar sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini her şeyin üzerinde tutmuşlardır.”[2] Sonraki zamanlarda devlet yönetiminde şeriatın yanında örfi hukukta yer almıştır. Şeriat ile yasa arasındaki fark zamanla bariz bir hale gelmiştir. Çünkü hadiseler dünyası geliştikçe onları düzenleyen kurallar dünyası da gelişmek zorunda idi. Gelişen eşya ve hadiselere mevcut yasalar içinde bir yer bulmak mümkün olmayınca, örfi hukukla bu boşluğu doldurmak zorunlu idi. Fakat bazı zaman örfi hukuk, şeri hukukun arkasına dolanmak ve kamu gücünü hukuk denetimi dışına çıkarmak için kullanıldı. 9. asırda içtihat kapısının kapatılmış olması, şeriatçı ulemanın tutuculuğunu artırıyordu. Hükümdarlar ise hukuka kendilerine göre şekil vermek istediklerinden, yasacıların yanında yer alıyorlardı. Ehli örfe yasalar tatbik ediliyor, halk arasındaki ihtilaflara ise şeriat hukuku tatbik ediliyordu. İdarenin kendi arasındaki ve bireylerle olan ihtilaflarına kazaskerler bakıyorlardı. Ehli örf ile ehli şer arasındaki sürtüşmenin boyutları böyle gelişmişti. “Fatih devrinde örf ve şeriat çatışması kesin bir şekilde ortaya çıkmış olup, beyazıdı veli şeriatın mümessili olarak tahta çıkmıştı.”[3] Fakat kamu hukuku alanında ehli şerin üstünlüğü hiçbir zaman olmadı ve anayasa hukuku, şeriata karşı yasaları savunan ehli örfün elinde kaldı. Anayasa hukukunun bu şekilde kamu gücünü elinde bulunduran sınıf tarafından geliştirilmesi, hukukun toplumun alt kesimlerine adalet olarak yansımaması nedeniyle oluyordu. Birey haklarına değil, devletin haklarına ve hükümranlığına dayalı bir hukuk anlayışı vardı. “Osmanlı Devleti'nin belirli bir ülküsü vardı: 'Devlet'in, Allah'tan sonra 'en üstün merci' olduğu inancını insanların kafasına çakmak. Bunu, zaman zaman eğitim ve öğretim yoluyla yaptığı gibi, zaman zaman zorla da yapmıştır. Ancak gaye belirli bir zümreyi semirtmek, 'onlardan olmayanlar'ın üstünde yükseltmek değil.”[4] Bugün dahi anayasaların ihtilaller neticesinde askerler tarafından yapılması, bu politik yapının hala sürdüğünü göstermektedir.


[1]                      Son zamanlarda Arapların yazılarında belirgin bir tutum var: Ciddi özeleştiri yapıyorlar. Eskiden olsa sorunları 'emperyalist Batı'nın sırtına yıkıp ellerini yıkayacak olan Arap aydınları, kendilerini sorgulamaya başlamışa benziyor. Geçenlerde çıkan bir yazıda, 'O kadar farklılıkları olan Avrupa birleşirken biz Araplar neden birlik olamıyoruz?' sorusu irdeleniyordu. Dil, din, tarihsel deneyim farklarına ve köklü tarihsel düşmanlıklara rağmen birleşebilen Avrupa'ya karşın, aynı din ve dille birbirinden ayrılan Arap dünyası! Yalnız ayrılmakla kalmayıp, birbirine karşı düşmanca tavır alan bir Arap dünyası! Daha iki-üç gün önce değil miydi, Filistin Kurtuluş Örgütü militanlarıyla Hamas militanlarının çatışması. Hem de herhangi bir Arap şeyhinin cep harçlığı olabilecek kadar önemsiz bir miktar para için! Bazen merak ediyorum, acaba Arap liderler, İsrail-Filistin sorununun çözülmesini gerçekten istiyor mu, diye. İsrail gibi bir 'düşman', pek çok Arap liderinin işine gelebilir. 'Susun, bana razı olun, yoksa sizi öcüler yer!' Aslında Arap devletleri arasında geçmişte 'haydi birleşelim' diyenler de oldu. Suriye ve Mısır 1958'de birleşti. Fakat bu evlilik 1961'de gürültülü bir boşanmayla sonuçlandı. Kuzey ve Güney Yemen 1990'da resmen birleşti, fakat ayrılıkçılar 1994'te iç savaşa yol açtı. Sonuç askeri bir yönetim oldu. Yemen'deki kavgaya Suudi Arabistan da karıştı. Arabistan'ın Yemen'de nüfuz elde edeceğinden korkan Mısır karşı tarafı destekledi... Son olarak Irak'ın işgali Arap aydınları arasında şu ezeli sorunun tartışılmasına neden olmuşa benziyor: 'Biz neden böyleyiz? Neden geri kaldık?' Dünkü Radikal'de çıkan Türki el Hamid'in yazısı buna yanıt bulmaya çalışıyordu: "Bizim kültürümüzde genel olarak zorluklara meydan okuma, ilerleme ve gelecek kavramları yok; var olanlar da, uygarlığa odaklanmaktansa ideolojilere, şu veya bu partinin vizyonuna dayanabiliyor, doğa ve tarihe yönelik bir kültürel tutum oluşturmuyor. Sorun işte burada." "Birçok kaynağa sahip olmalarına rağmen bazı ülkeler hiç gelişemezken bazılarının zenginlikleri yoktan var etmesi gösteriyor ki, geri kalmışlığın asıl nedeni emperyalizm değil, kültürdür. 'Boyun eğme' kültürü yüzünden, Afrika ve Araplar olduğu yerde saydı." Arap aydınlarının kendilerini sorgulaması, özeleştiri yapması elbette sağlıklı ve güzel bir şey. Gerçi bu eleştirilerin Arap halkına ulaşıp ulaşmadığı sorunu var. Bu yazıların çoğu Londra gibi yerlerde yayımlanıyor. Bu olup bitenlerden bize de bir hisse düşer mi acaba? Hani kayıtsız şartsız Arap kültürüne hayran olan, Arap olan her şeyi benimseyen, konuşmasından giyimine kadar Arapları taklide çalışanlar var ya... Onlara da bir hisse düşmez mi bütün bunlardan, ne dersiniz? Türker alkan radikal 29.12.2006 Şimdi Türker Alkan’ın ifade ettiği Arap aydınları da hukuk gerçeğinden sarfınazar ediyorlar. Ülkelerine döndüklerinde ilk yapacakları iş doktrin çatışmasına katılmak olacaktır. İşte aydınların hatası doktrin devletine fikir uşaklığı yapmalarıdır. Halbuki aydınının vazifesi hukuk devletini savunmak olmalıdır. Arap ülkelerinin bırakın birliği, kendi iç düzenlerinde bile hukuku tesis etmeleri mümkün değildir. Görüldüğü gibi devlet için dil, din, kültür, ırk, kültür birliği yetmemektedir. Hukuk düzeni hakimiyeti olmadığı sürece, bu ortak yönler bir işe yaramamaktadır.
[2]                      Halil İnalcık Örfi sultani hukuk ve fatihin kanunları Adalet kitabı Adliye bakanlığı yayınları s.84
[3]                      Halil İnalcık agm. s.87
[4]                      İÜ Ed. Fak. Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Teoman Duralı 'Osmanlılığın Türk Tarihindeki Yeri' yeni şafak gazetesi 16 Mart 1999 “Türkiyede devletin böyle yüceltilmesinin nedeni, diğer sınıflaşma araçlarının bunlardan en önemlisi olan mülkiyetin yok edilmesidir. Devlet ülkü devleti olunca, sermaye devleti olamamış, olsa bile bunu askeri gücünü artırmak için harcamıştır. Tek sınıflaşma aracı olarak ortada devlet kalmıştır. Böyle olunca devleti yüceltmek yönetici sınıfın maddi çıkarlarının korunması için zorunlu hale gelmiştir. Toplumsal tepkileri dizginlemek için devlet doktrinlere dayandırılmıştır.”