7 Ekim 2009 Çarşamba

El Hekim ve Edward Kennedy

29.8.2009 tarihinde ıraklı şii lider El Hekim'in cenazesi ırakın Necef şehrinde, Kennedy'nin cenazesi ise amerikanın boston şehrinde bir kilisede kaldırıldı. El hekim yandaşları birbirini ezerek mahşeri bir kalabalıkta cenazeyi taşımaya çalıştılar. Öyle ki izdihamda onlarca insanın ölmesi bile işten değildi. Birbirini ezecek gibi yürüyen, sel gibi akan kalabalığın ortasında cenaze tabutu adeta ağaç kütüğünü andırıyordu. Cenazi töreni demekten çok şuursuz ve örgütsüz bir kalabalığın disiplinden ve nizamdan yoksun bir sosyal vazifeyi yerine getirmeye çalışması söz konusu idi. Bir cenazeyi kaldırırken bile birbirine giren, sosyal hayatı ideolojilerin sırtında bireyleşemeden yaşayan, her biri adeta devlet geçinen insanlardan oluşan bir toplumun her zaman sosyal anarşiye gebe olduğunu söylemek için herhalde kahin olmaya gerek yok.
Öte yandan Kennedy çiseleyen yağmurun altında Tanrının evi gibi duran mütevazi bir kilisede yapılan törenle öteki dünyaya uğurlandı. Tören kilisenin içinde yapıldı. Tüm yaşayan devlet başkanları ve kennedy'nin yakınları cenazede onu anlatan konuşmalar yaptılar. Son derecede saygılı ve disiplinli bir ortamda geçen tören sırasında ara sıra kiliseyi dışarıdan gösteren kamera arabaların üzerine düşen yağmur damlacıklarını da ekrana getiriyordu. Müslümanlara göre yağmur tanrının af işaretidir. Eğer yağmur yağarsa Tanrı yağmur alan bölgede yaşayan insanlara rahmet etmektedir. Necef te su bile yokken Kennedy'nin cenazesi sırasında yağmur çiseliyordu. Tanrı yarattığı insanların birbirlerine olan saygısına saygı duymaktaydı. O insanlar tanrının istediği gibi yaşıyorlar ve birbirlerine hürmet gösteriyorlardı. Gerçekten de son dine inanan insanların birbirine girerek cenaze kaldırmaya çalışmaları ve birbirlerini inanç aykırılığı nedeniyle yok etmeye çalışmaları, buna karşılık güya batıl din olan hristiyanlığa inananların insanca yaşamaları ve ebediyete intikal etmelerini nasıl yorumlamak gerekir? Burada müslümanların kendilerini ve inançlarını sorgulamaları ve biz nerede yanlış yapıyoruz demeleri gerekmez mi? Müslümanların uyanmalarını engelleyen ve dini onların üstüne despot bir rejimi görmelerini engellemek için örten din adamları güruhu olduğu sürece bu sorun çözülebilir mi?
Müslüman olduklarını iddia edenlerin dini, hukuksuz despot rejimlerin üstünü örten, legalleştirmeye çalışan bir doktrin olarak kullanmaktan vazgeçmeleri gerekir. Sorunun aslında dinle alakası yok. Sorun hukuka dayalı bir toplum inşa edilmesi meselesinden ibaret. Din hukuksuzluk sorununun perdelenmesi için doktrin tüccarları tarafından çok iyi bir şekilde kullanılıyor.

29 Eylül 2009 Salı

Pasif laiklik (Passive laicism)

Lâiklik, devlet yönetiminde her hangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Fransızca'dan dili-mize geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici", din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Laik aynı zamanda din dışı, dinle ilgisi olmayan anlamlarına da gelmektedir.
Laiklik din ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. Daha doğrusu dünya işlerinin dini otoriteler tarafından düzenlenememesidir. Gerçektende din ve dünya işleri birbirinden farklıdır. Dini hakim kılmak ile hukuku hakim kılmak aynı manaya gelmez. Fakat birini kabul etmekde diğerini red manasına gelmemektedir. “Laliklik olarak adlandırabileceğimiz dünyevileşmeyi reddetmekten daha saçma bir şey olamaz. Ama hiçbir şey de bize yıkamış olduğumuz bir bebeği kirli suyla birlikte atıyormuş gibi dini atma hakkını vermez." (Modernliğin eleştirisi Alaın Touraına s. 238)
Laiklik materyalist ilişkiler ile idealist ilişkileri ayırmanın tek yoludur. Bu nedenle dünyevi medeniyetin birinci koşulu laiklik ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat laikliğin idealizmin merkezinde olan dini doktrinlere karşı geliştirilmiş olması, din karşıtı bir ilke olarak algılanmasına neden olmaktadır. Halbuki dini veya din dışı her türlü idelalizm, laikliğe göre dünya işlerine karışmamalıdır. Sözgelimi marksizm de bir doktrin olarak, toplum ve devlet yaşamında düzenleyici rol üstlenemez. Aksi halde bir işci, burjuvazi sınıfına mensup bir işvereni öldürürse cezalandırılamaz. Bunun gibi herhangi bir dünya görüşü, laiklik ilkesi gereğince hukukun yerine geçerek, iktidarın hakimiyet aracı haline gelemez.
O halde laikliğin temel gayesi hukuku dayatmasıdır. Eğer laik bir toplumdan bahsediyorsak, bu hukuka dayalı bir devlet çatısı altındaki toplum olmalıdır. Hem laiklikten dem vurmak, hem de hukuku devlet ve toplum düzenini sağlayan bir kurum olarak görmemek mümkün değildir. Türkiye bu çelişkiyi aşamadığı için laiklik tartışmaları bitmek bilmiyor. Laiklik yada anti laiklik, hukuk düzeninin bir alternatifi gibi algılanıyor. Bu nedenle laik olduğunu iddia edenlerle, laik olmadığı iddia edilenler arasında hukuk açısından pek bir fark bulunmuyor. Çünkü bir devlette hukuk kurumları ihmal edilmişse, zaten orada dünya işlerinin düzene girmesi mümkün değildir. Doğal olarak dünya işlerinin düzenlenmesi için geçici ve ara çözümler üretilecektir. Bu çözümlerin ömrü uzun olmayacağı için hatalı laiklik tartışmaları ve doktrin kavgaları bitmeyecektir.
Bu anlamda Türkiye’de siyasetin solu anti laik seküler- idealist bir hareket, sağı ise anti laik muhafazakar- idealist hareket olarak tanımlabilir. Görüldüğü gibi hukuk, idealizmin sübjektif ölçülerini bir kenara bırakıp, ortaya objektif ölçülere dayalı bir toplum nizamı koyuyor. Laiklik ile hukuk arasındaki bu zorunlu ilişkiyi göremeyenler, bir yandan hukuku ihmal ediyorlar, diğer yandan laikliği savunmaya çalışıyorlar ki, bu ayağı olmayan bir insanın ayakkabı giymeye çalışmasına benziyor. Hiçbir işe yaramayan laiklik anlayışı işte böyle ortaya çıkıyor. Görüldüğü gibi aslında anayasamızda yazan laiklik ilkesi gerçek yaşamımızda mevcut değil. Uygulamada mevcut olan anti laik seküler-idealist bir anlayıştır. Aslında laikliği savunanlar dinsel idealizmden kaçmaya çalışıyorlar. Fakat hukuku ihmal ettikleri için sonunda alternatif seküler bir idealizme tutunmak zorunda kalıyorlar.
Laiklik hukuk hakimiyetini ideolojilerden soyut olarak gerektiriyor. Fakat ideolojiler gücü meşrulaştıran ve hukuk dışına taşıyan bir işlev görüyor. Bu nedenle ideoloji kavgalarında güçlü olanı tutmak ve güçlü olanın sahip olduğu olanaklardan faydalanmak için yeni laiklik kavramları geliştirilerek hukukun görünmez hale getirilmesine çalışılması gerekiyor. İşte anayasa proföserümüz Ergun Özbudun hoca bunun yolunu bulmaya çalışıyor. Laikliğin yeni statüsü pasif laiklik olmalıdır diyor. Yani yukarıda bahsettiğimiz seküler-ideolojilerini laiklik olarak tanımlayanlara siz biraz pasif kalın şimdi karşı ideoloji sahipleri egemen onlara haklarını verin demek istiyor. "Pasif laiklik, bugün Batı demokrasilerinde çok genel olarak uygulanan laiklik biçimi. Yani devletin dinler karşısında tarafsızlığı; bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede olması, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaması, din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmasıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır." Böylece hocamız aslında laikliğin pasif ve aktif olarak ikiye ayrılmayacağını kabul etmiş oluyor. Fakat laikliğin hukuk hakimiyeti olarak tanımlanmasının, ülkeyi yargıçların söz sahibi oldukları bir devlete dönüştüreceğini bildiği için doktrin çatışmalarında güçlü olanın safını savunmak ihtiyacı hissediyor. Hocamız laikliğin mücerret hukuk egemenliği olduğunu görebilse aslında pasif laiklik kavramını geliştirmesine gerek kalmayacak. Fakat tüm aydınlarımızın ve doktrin tüccarlarının yaptığı gibi bu gerçeği ıskalıyor.



   


19 Eylül 2009 Cumartesi

Anayasa Kavgası (Constitutional Fighting)

Halk ile devlet bir madalyonun iki yüzü gibi olmalıdır ki halka ve hukuka dayalı sürdürülebilir bir düzenden bahsedilebilsin. Modern devlet kuramlarının öne çıkardığı husus halkın yönetmek hakkını, kuvvet kullanmak yetkisini devlete devretmesidir. Aslolan halkın varlığıdır. Halk örgütsüz çoğunluğu oluşturduğu için bu çoğunluk örgütlü bir azınlık tarafından yönetilmelidir. Halkın içinden çıkacak olan bu azınlık ile geride kalan çoğunluk arasındaki ilişkilerin hakkaniyete ve liyakata uygun olarak düzenlenmesi bu nedenle zorunludur. Halktan yönetme hakkını devralan azınlığın örgütlenme biçimi ve halk ile olan ilşkileri bir kurallar düzenine tabi olmalıdır. İşte bu kurallar düzenine anayasa denmektedir.
Anayasa yapılmakla mesele çözümlenmez. Ayrıca anayasanın hayata geçirilmesi münferit hadiselerde hakkın teslim edilebilmesi gerekir. Bireyin hakkı ihlal edildiğinde derhal müdahale ederek hakkı iade edecek bir örgüte ihtiyaç vardır. Bu örgüt yönetimin dışında olmalıdır ki hakkı ihlal eden süje yönetimin kendisi ise engel olabilmelidir. İşte uygulamada başarılamayan husus budur.
Bu konuda en başarılı uygulama ve nazariye kuvvetler ayrılığı nazariyesidir. Bu nazariyenin gereği olarak ayrı bir adalet örgütünün yönetimden bağımsız olarak tesisi cihetine gidilmiştir. Fakat yönetme yetkisini devralan örgütlü azınlık kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir şekilde arkasına dolanmayı başarmaktadır. Meclis içinden seçilen bir hükümet ve hükümet içinden seçilen bir adalet bakanı ile adli düzen tesis edilemez. Öncelikle yasama ve yürütme organları arasındaki farkı ortadan kaldıran parlamenter demokratik düzenin değiştirilmesi gerekir. Eğer yasama organı halktan devraldığı hakimiyet hakkını, hükümet ile özdeşleşirse kontrol edilemez bir şekilde kullanabilir. Yasama ile Yürütme erkinin ittifak ettiği bir ülkede yargı erkinin bağımsızlığından ve varlığından söz etmek mümkün değildir. Yönetimler bu sebeple ortaya çıkan hukuk açığını ise doktrinlerle doldurmaya çalışmaktadır. 
Halkın hukukuna uzak olan bir ülkede anayasa kavgalarının bir türlü bitmek bilmemesinin sebebi, seçkinlerin arasındaki üstünlük mücadelesinden başka bir şey değildir. Halkın hukuku hala güçlülerin ayakları altında olan bir ülkede anayasanın hayata geçirilmesi sorunu var demektir. Bunun tek yolu halkın hukukunu haksız güçlülere karşı koruyacak bir yargı örgütünün oluşturulmasıdır. Bunu yapmak yerine kendi doktrinlerine dayalı haksız düzeni sürdürmek isteyenler anayasa kavgasını devam ettirmektedirler. Halkın müdahil olmadığı veya müdahil olacak kadar aydınlatılmadığı bir ülkede anayasa kavgasının yol açacağı kargaşada halk dolgu malzemesi olarak kullanılır. Nitekim 1961 ve 1982 anayasasını halk sadece oylamak için sandık başına gitmiştir. 1876 anayasasını ise padişah tek başına feshetmiştir.

1 Eylül 2009 Salı

Muro Cumhuriyeti (Republica of muro)

Türkiye cumhuriyeti son 20 yılda inanılmaz bir hızla muro cunhuriyetine dönüştü. Batı ile mücadele eden ve doğuyu batıya karşı müdafaa eden Türk kayboldu ve onun yerini murolar aldı. Muroluğun bu derece in olması aslında hukuksal ve kültürel yozlaşmanın doğal bir sonucu oldu. Muroluk taşradan kente göç eden, kural tanımayan, suç işleyerek yaşıyan bir etnik azınlığın şehri ele geçirmesini ifade ediyor. Öyle ki iddialara göre murolar öyle örgütleniyor ki seçkin örgütlere taşaronluk bile yapıyorlar. Böylece şehrin egemen kanunsuz güçleri çöplüklerindeki yeni horozu tanımış oluyorlar. Muasır medeniyet seviyesine ulaşması için kurulan cumhuriyetin bu hale geldiğini Atatürk görse idi acaba ne yapardı.

Önce muroluğun meydanı boş bulan bir hareket olduğunu kavrardı. Muroların hukuk boşluğundan istifade ettiğini görürdü. Türklüğün aşağılandığı bir yerde diğer güçsüz etnisitelerin ortaya çıkacağını ve yönetme rolünü üstleneceğini bilirdi.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Organik Toplum (Organic society)

Bir kişi bir kişidir. Bin kişi ise bin kişi değildir. Bir kişi organik bir yapı olarak hareket edebilir. Fakat bin kişiyi organik bir yapı olarak hareket ettirmek neredeyse imkansızdır. Çünkü kişiler birbirlerinin organik parçası değildir. O halde hareket kabiliyeti açısından bir kişi bin kişiden üstündür. Hukuksuz demokrasilerin işlememesi bu nedenledir.
Öte yandan bir kişinin gücü ile bin kişinin gücünü kıyaslamak imkansızdır. İşte bin kişinin gücünü kullanabilmek için onları bir kişi gibi hareket edebilir hale getirmek gerekir. Bu topluluğun organik bir yapı oluşturması sayesinde mümkün olabilir. Topluluğun organik bir yapı gibi davranabilmesi için topluluğu oluşturan bireylerin ilişkilerinin düzenlenmiş olması gerekir. İlişkileri adalete uygun olarak düzenlenmiş bireyler organik bir yapı oluşturabilirler. Böyle bir toplum birlikte ve uyum içinde hareket ederek bir çok başarıya imza atabilir. O halde organik toplumu oluşturmadan medeniyet tesis etmek imkanı yoktur. Organik toplum olmak ise ancak hukuk devleti kurularak sağlanabilir.
Organik toplum herhangi bir doktrine dayalı olarakta kurulabilir. Fakat doktrinler bireyler arası maddi ilişkileri düzenlemekten acizdir. Böyle olunca doktrin devletlerinin üst sınıfları içindeki iktidar mücadelesi bitmek bilmez. Öyle ki osmanlı devleti bu iktidar mücadelesinden kurtulmak için kardeş katline dahi fetva almıştır. Halbuki bu fetvayı veren din adamı kökenli hukukçuların anayasal düzenin kurulmasını sağlamaları pekala mümkündü. Din adamları dinin ideolojik metinlerini iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanmışlar ve bu konuda iktidar lehine kurumlar geliştirmişlerdir. Halbuki her doktrinin insan haklarına dayalı bir cephesi vardır. Çünkü doktrin halkın desteğini alabilmek için böyle bir unsura sahip olmak zorundadır. Fakat doktrin iktidarın eline tevdi edildiğinde Çıkarların korunması için kullanılır. Bu nedenle organik topluma giden yol doktrin hakimiyetinden geçmez. Bunun için yegane yol hukuk düzeninin tesis edilmesidir.
Türkiye işleyen bir hukuk düzeni kurmadığından organik toplumu tesis etmek imkanından mahrumdur. Dolayısıyla hükümetlerin yapacakları icraatlar, yenilikler hiç bir sonuç vermeyecektir. Bütün reformlar ve devrimler hukuk ıskalandığı sürece birer jimnastikten ibarettir.

28 Ağustos 2009 Cuma

M.S. 565

6. Roma imparatoru Justiniaus MS 527-565 yılları arasında yaşadı. En büyük eseri Codex yani kanunlar külliyatı romada bozulan düzeni yeniden ihya etmek amacını taşıyordu. Fakat bütün çabalarına rağmen başarılı olamadı. Yok kanun yap kanun düzeni işlemedi ve kadim roma yükselen yeni ideolojiler karşısında mağlup oldu. Roma ideoloji devleti olarak yükselen başka bir ideoloji karşısında mağlup olmaya mahkumdu. Çünkü roma hukuk devletinin kanunlarına sahipti fakat adaletine sahip değildi. Roma medeniyeti ile anglosakson medeniyeti arasındaki fark da buydu.
Sosyal düzeni bozmaya çalışan bireyleri yola getirmeye çalışmanın iki yolu vardı. Birincisi bireyi kendi içine yöneltmek ve vicdanını temizlemek. İkincisi ise işleyen-etkin kanunlar düzeni kurmaktı. Bu iki yoldan hiçbirisi romada yoktu. Bir çok kanun yapılması, kanunlar genel ve adil olarak uygulanmadığı sürece bir mana taşımaz.
Justiniaus kanunları yapıyordu fakat uygulamanın başarılı olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapamıyordu. Çünkü bireyleri kendi iç dünyasına inerek terbiye eden, bunu başaramaz ise sert cezalar ile caydıran yeni bir düzen karşısında yükseliyordu. Eğer Justiniaus kanunların genel ve adil olarak uygulanmasında başarılı olabilseydi, yani güçlüleri hukuk çizgisine çekecek şekilde vicdanlarına hitap edebilseydi Roma hala hayatta olacaktı. Bir kere roma böyle bir doktrinden yoksundu. İkinci olarak kanunların seçkinlerin hayatını ve ilişkilerini düzenleyecek kadar etkili olmasını sağlayacak bir örgütü mevcut değildi. Böyle olunca kendi çevresindeki gücü hukuk denetimi altına alamadı. Dolayısıyla halkı hukuk denetimi altına alması mümkün değildi.
Son osmanlı padişahlarınında aynı hataya düştüğünü görüyoruz. Tanzimat sürecinde çok iyi yasalar çıkarılmasına rağmen osmanlının inanılmaz bir şekilde çöküşünü sürdürmesi güçlü sınıfların hukuk denetimi altına alınamamış olması sebebiyledir. Kanunlara uymayan bir köylü sadece köyün düzenini bozarken, kanunlara uymayan bir üst düzey kamu yöneticisi mesela bir bakan tüm ülkede düzeni bozar. Böyle olunca çıkarılan kanunların sadece halka tatbik edilmesi ülke genelinde düzenin tesis edilmesini sağlayamaz. Justiniausun atladığı hususu osmanlı padişahları da atlamıştır.
Cumhuriyet döneminde başlayan modernleşme çalışmaları ne yazık ki kamu gücünün hukuk çizgisine çekilmesini sağlayamamıştır. Bugün kanunlar düzeninin bir türlü işletilememesi, yargının işler hale getirilememesi, aslında bugünün değil, 2000 yıl öncesinin sorunlarıdır. Bunun tek sebebi kamu gücünü doğrudan yada dolaylı olarak kullanan güçlü seçkinlerin hukuk çizgisine çekilememiş olmasıdır. Bunu sağlayacak olan mekanizmalar hala bir çok kuralla sınırlandırılmıştır. Kısaca hala MS 565 yılında, justiniausun kaldığı yerdeyiz.

23 Ağustos 2009 Pazar

Şehirleşemeyen Türkiye (Not to become urbanized Turkey)

Şehirleşme ile medenileşme birbirine paralel kavramlardır. Köyden roman yazan bir kişi çıkmaz. Çünkü köylünün içtimai yaşamı bitki ve hayvanlarla çevrilmiştir. Dolayısıyla köylü çevresindeki varlıklarla kültürel bir ilişki kuramaz ve bu hayat onu entellektüel bakış açısından alabildiğine uzaklaştırır. Tarıma dayalı ekonomisi olan köylü toplumlarda bu nedenle demokrasi kültüründen çok otoriteye itaat etmeye dayalı teslimiyetçi bir kültür vardır ve böyle bir toplum kendi içinden çıkardığı şehirli azınlık tarafından kolaylıkla idare edilebilir.
İşte bu köylü toplumların tedricen şehirleştirilmesi lazımdır ki, medeniyet süreci başlatılabilsin. Bunun için öncelikle şehir soylu olan okur yazar seçkinlerin toplu yaşama sanatının ilkelerine vakıf olmaları gerekir. Böylece köyden şehire göç aynı zamanda köylülükten şehirliliğe dönüşmek anlamına gelebilecektir. Eğer şehirli azınlık toplu yaşamın kural ve yaptırımlarını koyamamışsa, konformist düzenin ayakta tuttuğu düzenin şehri istila etmesini engelleyemez. Buna şimdi mahalle baskısı denmektedir.
Cumhuriyet döneminde köylü şehre intikal ettiğinde hürmet duyacağı bir hukuk düzeni ile karşılaşmamış, bilakis şehrin hukuksuzluğu karşısında şaşırmış ve bu düzenin rantına sarılmaya çalışmıştır. Mesela boğazdaki ormanları talan eden bakanları ve başbakanları görünce önce ormandan bir odun parçasını izinsiz getirdiği için kendisini sorgulayan hakimi aramış, onu bulamayınca gecekondu yapacak bir arazi temin ederek, hukuksuz demokrasinin siyasetçileri gibi davranmaya karar vermiştir.
Bu nedenle şehirli seçkinlerin gecekondu istilasını önlemeye ve ondan şikayet etmeye hiç bir zaman hakları olmayacaktır. Çünkü cumhuriyetin burjuvasının temel özelliği hukuk tanımaz olmasıdır. Eğer bir ülkede burjuvazi hukuku tanımıyor ise o ülkede düzen ve nizam kurulamaz. Bugün içinde yaşadığımız ve şehir dediğimiz devasa köylerin temel sorunu işlemeyen hukuk düzenidir. Köyleri gelenek kurallarının yardımı ile az buz idareye muktedir olan şehirler, şehrin karmaşık sosyal ilişkilerini düzenleyecek hukuk kurumlarını inşa edememişlerdir.
Bunun ağır sonuçları vardır. Bir kere şehrin nitelikli kültürünü hazmetmiş insanlar niteliksiz kalabalık içinde bunalmışlar ve yurt dışına kaçmışlardır. Böylece şehirler ülkeyi idare edecek beyinlerin yetiştiği yerler olmaktan çıkmıştır. Burjuvazi hukuk tanımadığı için kendi yarattığı cehennemden kaçmanın yollarını aramaktadır.
Öyle ki burjuvazi bırakın halkın hukuk sorunlarını çözmeyi, kendi içindeki sorunları bile çözememiştir. Bu nedenle burjuva hukukunu düzenleyen anayasa hala bir sorun olarak devam etmektedir. Halbuki seçkinlerin anayasa kavgasını 1410 yılında bitirmeleri gerekirdi. O zaman ellerinde çok güvendikleri ilahi kökenli bir doktrin bile vardı. Demek ki çok güçlü doktrinler bile burjuvayı hukuk çizgisine çekmeyi sağlayamamaktadır.
Bu nedenle seküler düzenin sosyolojik kurallarını esas alan ve objektif niteliği haiz olan hukuk düzeninin tesis edilmesinden başka çare yoktur. Türkiyenin şehirleşmesi ve medenileşmesi buna bağlıdır.

18 Ağustos 2009 Salı

İmam, Öğretmen ve Yargıç (İmam, Teacher and Judge)

İmam ve öğretmenin ortak bir tarafı var. Her ikisi de doktrin devletinin mihenk taşı. Her ikisi de preseküler medeniyetin kurucusu. Tanrıya yakın olduğunu iddia edenler imama dayalı preseküler medeniyeti, Tanrı ile yakınlığını bonservis olarak kullanmak istemeyenler öğretmene dayalı preseküler medeniyeti kurmak istiyor. Her ikisinin de gözden kaçırdığı gerçek adalet ve özgürlük düzeni. Bu nedenle imama dayalı medeniyeti tasfiye etmek ve öğretmene dayalı bir medeniyet kurmak toplumların kaderini pek değiştirmiyor.
Toplumların kaderini değiştiren ve seküler medeniyete taşıyan devrim aslında hukuk ve özgürlük devrimidir. Bu devrimin yeni aktörü, yeni imamı yargıçtır. İşi bu dünya düzenini korumaktır. Öteki dünya işlerine karışmaz yargıç. Tanrının bu dünyadaki gölgesi veya yol göstericisi değildir. Böyle bir iddiada bulunmaz. Bu nedenle laik düzenin bekçisidir. Demek ki laiklikten söz etmek istiyorsak önce düzenin koruyucusu rolünü yargıca vermemiz gerekiyor.
Yargıç yasaları uygulayan ve adalet gerçeğini görmezden gelen bir robot değildir. Bir İngiliz yargıç bu gerçeği şöyle ifade etmiştir. 'Meclis genel olayların yargıcı, yargıç özel olayların kanun koyucusudur' Bunun manası şudur, yargıca olaya özgü yasama yetkisi verilmelidir. Böylece yargıç seküler düzenin koruyucusu olabilecek, imam ve öğretmenden kendi görevlerini devralabilecektir. Yargıcı bir memur gibi görmek ona bu rolün yüklenmesini imkansız kılmaktadır. Memur yargıç modern toplumda imamdan doğan boşluğu dolduramaz. Öğretmen ise yargıcın rolünü üstlenemez. Öğretmen ve imam ancak ülkü devletinin taşıyıcısı olabilir. Ülkü ve doktrin devletleri ise kendi bireyleri arasındaki ilişkileri dahi düzenlemekten acizdirler. Doktrin devletleri önce kendi vatandaşlarının ileri gelenlerini yerler, sonra güçleri yeterse başka ülkelere saldırırlar. Osmanlı ve sovyetler birliği bunun iki örneğidir. Fakat bu iki devletin en önemli tarafı, yargıcı yüksek memurlar arasına almak ve diğer memurların üzerine yerleştirmek olmuştur. Böylece doktrin devletinin savunucuları arasına yargıçlarda girmiş olmaktadır. Fakat yargıcın hakim sınıfa dahil olması ve onların tarafını tutması despot bir düzenin kurulmasına neden olmuştur. Düzen güçlüdür ama adaletsiz ve acımasızdır.
Osmanlı aslında evrenselliğe giden yolun adaletten geçtiğini anlamıştı. Anlamadığı husus bu adalete kendi halkınında muhtaç olduğu ve seçkinlerinde bu düzene tabi olması gerektiği idi. Bunu anlamadığı için self emperyalist davranmaktan hiç bir zaman geri kalmadı. Aslında bu yönüyle hem osmanlıda hem de rus modelinde genişleyen şey despotizmdi. Sürdürülmesi imkansızdı ve öyle oldu. Bir gün selimiye kışlasında cepheye gidenlere hitap eden meşhur paşa sadece şunu söyleyebildi. 'Hepiniz öleceksiniz' Belkide askerlerden bir uyanış ve itiraz bekliyordu. Fakat anadolunun köylerinden gelen gençler öyle uysaldı ki cennete uçmayı hayal ediyorlardı. Paşa askeri isyana teşvikten yargılanmak istemiyordu. Alelacele kürsüden indi ve askerleri trene bindirdi. O askerlerin hepsi bir kurşun bile atamadan öldü.
Biz bunları okuyoruz ama bunları yaşayan birisi vardı. Atatürk. Onun amacı koyunlaştırılan ve aklı bağnaz doktrin tüccarları tarafından esir alınan Türk halkını uyandırmak ve özgürleştirmek idi. Bunun için imamı sosyal hayattan çıkardı ve yerine öğretmeni koydu. Topyekün cahil olan halkı böylece uyandırmak istiyordu. Halkın cahilliğinin kökeninde haklarının yönetime ve güçlüye karşı savunulmamış olması yatıyordu. Bu sorun çözülmediği sürece halkın eğitilmesi bir sonuç vermeyecekti. Halbuki imamın yerine yargıcı koyması gerekiyordu. Sosyal hayatın her seviyesi hukuk tımarına muhtaçtır. Bugün üniversite mezunları tarafından soyulan az gelişmiş ülkelerin hepsinde unutulan gerçek işte bu yargıçlık mesleğinin düzen koruyucu rolüdür.

14 Ağustos 2009 Cuma

Merkeziyetçilik ve Ademi merkeziyetçilik (Centralization and Decentralization)

Bir memleket ya yerinden idare edilir ya da merkezden. Eğer bireyci ve özgürlükçü bir ülke sözkonusu ise yerinden idare, eğer tutucu bir toplum söz konusu ise merkezden idare kurulur. İnsana birey olarak değer vermeyen, azgelişmiş, kaba ve niteliksiz toplumlarda sosyal yapı merkeziyetçiliği dayatır. Çünkü böyle toplumların bireyleri kaba ve niteliksiz olduğu için başkalarına karşı her zaman güç gösterisinde bulunurlar ve güçlü olan kazanır. Doğal olarak hukuk böyle bir toplumun insanları için anlaşılması zor bir kurumdur. Sonuçta bu tip toplumların bireyleri merkeziyetçi bir düzen kurmadan idare edilemez. İlkel toplumun diğer bir dayatması ise devletin doktrine dayanması olacaktır. Bu sosyal ve idari yapı sonuçta bir diktatörle tamamlanır. Eğer bu nitelikteki bir toplumu demokrasi ile idare etmeye kalkarsanız ortaya kaostan başka bir şey çıkmaz. Çünkü demokrasi kendi kendini idareye etmeye ve insanı insan olarak kabul edip birey haklarını tanımaya dayalı bir rejimdir. Kendini yücelten başkalarını tanımayan insanlardan oluşan bir toplumda bu nedenle demokrasinin işlemesi mümkün değildir. Böyle bir toplumu dönüştürmek için hukuk kurumlarının topluma önderlik ve hakemlik edebilecek kadar geliştirilmesi gerekir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün kısa bir sürede elde etmek istediği böyle bir netice idi. Fakat osmanlının entellektüel sınıfı cumhuriyeti kurarken geçmişten gelen geriye dönüş eğilimlerini içlerinde barındırıyorlardı. Bu nedenle Atatürk'ün aradığı aydın ve halk kalitesi henüz ortada yoktu. Sonuçta demokrasiye geçiş süreci medeniyete geçiş süreci ile aynı manaya gelmedi. Demokrat oldukça yozlaştık, yozlaştıkça antidemokrat olduk. Demokrasi içinde bir tiranlık rejimini barındırıyordu adeta. Maskesi demokrat olan bir tiranlık rejimi sosyal ve iktisadi hayatı düzenlemekten aciz olacaktı ve oldu. Böyle bir toplumda şehirleri planlamak mümkün değildir. Şehirler planlanamaz ise hiç bir şeyi planlamak mümkün değildir. Kanunlar düzeni işler hale getirilmeden ise şehirleri planlamak mümkün değildir.
Şu halde karşımızda iki insan tipi bulunmaktadır. Bunlardan birisi gelişmiş, çağdaş, bireyci, entellektüel insan tipi. Diğeri kavgacı, hak tanımaz, homoerektus insan tipi. Birinci tip insan demokrasi ile idare edilebilir. Fakat ikinci tip insanın demokrasi ile idare edilmesi mümkün değildir. Türkiye birinci tip insana sahip olmadan demokrasiye sahip olmak istiyor. Öncelikle bu sorunun çözülmesi gerekir. Bu sorunun çözülmesi için yapılan Atatürk devrimleri aslında başarılı bir atılım yaparak iyi bir eğitim ve çağdaşlaşma hamlesi yapmıştı. Fakat bunu hukuk devrimleri ile yaşama geçiremedi. Şöyle ki hukuk devrimleri sosyal ve iktisadi hayatı düzene sokacak bir kural koyuculuğu becerecek güce eriştirilemedi. Sonuçta ortaya yeni düzenden geçinen ve alt sınıflardan kopan bir azınlık ortaya çıktı. Üstelik bu sınıf hakimiyetini kalıcı yapmak için hukuk tanımaz bir düzenin savunuculuğunu yapmaya başladı. Bunun osmanlı seçkinciliğinden bir farkı olmadığı gibi, bu gelişme Atatürk devrimlerinin halkçılık ilkesi ile taban tabana zıt bir gelişme idi.
Bu dönüşümü ne halk istemişti nede Atatürk. Böylece ortaya demokrasiyi taşıyacak bir halk sınıfı çıkmadı. Halk monarşik düzenin kölesi olduğu gibi, göstermelik demokrasinin oy makinası olarak görülecekti. Bunun sebebi hukuk kültürünü idrak etmeyen bireylerden oluşan toplum yapısının muhafaza edilmesi ve seçkinlerin halk aydınlanmasını umursamamasıydı. Aydınlar halk ile bu devrimi yapmak ve tamamlamak için irtibat halinde olmak zorundaydı. Bu irtibat halkın bir kesimi ile kurulabildi. Fakat halkın büyük bir kesimi aydınların hukuka olan ilgisizliği ve o güne kadar benimsedikleri bazı dini değerlere yabancı olmaları nedeni ile bu devrimlere katılmayı istemedi. Halbuki bu devrimleri idrak etmeleri onların vatandaş olmalarını ve demokrasiyi taşıyacak hale gelmelerini sağlayacaktı. Fakat bu iletişimsizlik nedeniyle halk yeniden osmanlının aydınları olan din adamlarına yöneldi. Halkın bu yönelişi aslında demokrasinin bir müddet sonra tiranlığa dönüşmesini sağlayacak en önemli ilk adımdı. Çünkü insan ve hukuk temelli bir toplum yapısına doğru gitmektense, ideoloji temelli bir toplum yapısına doğru bir gidiş tercih edilmişti. Halk aslında cumhuriyet devrimlerinin insan haklarına dayalı düzen ayağını anlamayan yada anlamak istemeyen aydınlara bir cevap veriyordu. Bugün geldiğimiz nokta hala insan haklarını ve hukuku algılayamayan bir halk ve aydın kadrosudur. Bu anlaşılmazlığın sürdürülmesi için biraz seküler birazda dinsel ideoloji yeterlidir ve o kadarı toplumda mevcuttur.
Bu halde Türkiye halkının demokrasi sürecini devam ettirmesi oldukça zor gözükmektedir. Fakat bu zorluk demokrasi yolundan dönülmesini gerektirmez. Demokrasiye geçiş oldukça zahmetli, zayiatlı ve uzun süreli olacak demektir. Demek ki henüz yerinde yönetim yapısını taşıyacak bir halkımız mevcut değildir. Bu aynı zamanda yerinden yönetimin ülkesel görünümü olan demokrasiyide taşıyacak bir halkın olmadığı anlamına gelmektedir.
Hukuk sorunu çözüldüğünde aydın ve halk sınıfının hukuku algılaması sağlanmış olacaktır. Bu aydınlanmış halkın demokrasi taşıyıcılığını yapmasını sağlayacaktır. Böylece merkeziyetçi eğilimler azalacaktır. Şu halde demokrasinin olmazsa olmaz koşulu işleyen hukuk düzenidir. İşleyemen ve algılanmayan hukuk düzeninin yol açtığı kargaşanın çözüm yolu ise merkeziyetçiliktir. O halde demokrasinin önünde iki seçenek vardır. Ya kayıtsız şartsız hukuk hakimiyeti, yada merkeziyetçilik.

Üç namus (Three honor)

Bir devleti ve toplumu ayakta tutan üç namus vardır. Bunlar dil, kanun ve paradır.
Bir toplum için dilin ne kadar önemli olduğu izahtan varestedir. Eğer dili oluşturan kelimeler korunmaz ise aynı şeyleri düşünen ve konuşan insanların anlaşmasına imkan yoktur. Mevlana arabın, rumun, farisinin ve türkün üzüm demek için farklı dört kelime kullandığını ve bunun iletişimde ve anlaşmakta zorluğu neden olduğunu anlatır. Eğer halk basit bir nesneyi ifade etmek için farklı kelimeler kullandığında anlaşmakta zorluk çekiyorsa, havas dediğimiz seçkinlerin entellektüel konularda farklı kelimelerle anlaşmaları imkansız demektir. Gerçekten de Türkiye toplumunun entelijansiyası arasındaki fikir tartışmaları inanılmaz derecede sert geçmekte ve sonuçsuz kalmaktadır. Türkiyenin siyasi hayatında fikir tartışması yapmaktan bir iş yapmaya imkan ve zaman kalmamaktadır. Buna karşılık Türk dilinin korunduğundan ve geliştirildiğinden bahsetmeye imkan yoktur. Bugünkü neslin 1950 yılında yazılmış bir eseri dahi okuyup anlama imkanı kalmamıştır. Bugünkü Türkçede imkan, ihtimal, cevap, izah, vareste gibi kelimeleri bulmak mümkün değildir. Böyle kısırlaştırılmış ve özleştirme adına kelimeleri atılmış bir dille bilimsel çalışmalar yapmak, entellektüel tartışmalara girişmek oldukça zordur. Bu kısırlığın bilimsel alandaki eserlere hemen yansıdığını görmek mümkündür. Dilin en yoğun kullanıldığı hukuk fakültesinde okutulan derslere ilişkin eserlerin oldukça sığ olduğunu, yazarların bir çok konuyu anlatmakta zorlandığını, fesahattan yoksun olduğunu görmeniz mümkündür. Halbuki 1960 yılında basılan eserlerin son derece ifadeye muktedir olduğu görülmektedir. Türkiye dilini koruyamamıştır ve bir namusunu kaybetmiştir.
Gelelim ikinci namusa: Bir ülkenin ikinci namusu kanunlarıdır. Toplumsal yaşamın güvenli bir şekilde sürmesi ve ilişkilerin pozitif olabilmesi için kanunların iyi bir şekilde yapılması ve uygulamanın başarılı olması gerekir. Kanunlar düzeni toplumun mimari yapısını çizer. Bir topluma kanunlarla adeta mimari bir yapı gibi şekil vermek mümkündür. Mimari bir yapının mükemmel olması nasıl kı orada yaşayanların hayatını kolaylaştırır ve yaşam kalitesini artırır. Aynı şekilde kanunlar düzeni sosyal hayatı kolaylaştırır, verimli ilişki ve organizasyonların ortaya çıkmasını sağlar. Fakat bunun için kanunların genel ve eşit olarak uygulanması ve adalet prensiplerine göre yorumlanması gerekir. Yoksa kanunu adalet amacından sarfı nazar ederek sırf kanun olduğu için tatbik etmek, sosyal hayatı tahkim edici değil, tahrip edici bir etki doğurur.
Üçüncü namus ise paranın değeridir. Eğer bir toplumda paranın değeri korunmaz ve paranın bir mal ve hizmet karşılığını oluşturan cetvel ve ölçü olduğu kabul edilmez ise orada para değişim aracı olmaktan çıkar ve soygun aracı haline gelir. Yönetim paranın hacmi ile oynayarak mal ve hizmet bedellerinin ölçülemez hale gelmesine neden olur. Karşılıksız para basılarak bir birim malın değeri on paraya hatta, milyon paraya çıkarılır. Mesela; Türkiyede bir sakızın fiyatı bir milyon liraya kadar çıkarılmıştı. Para bir değişim aracı olmaktan, ölçü olmaktan çıkınca kötüleşir ve ortaya iyi para arayışları çıkar. Bu nedenle Türk halkı yıllarca yabancı paraları bir mal gibi satın almak zorunda kalmıştır. Öyleki yabancı paraları alıp satan döviz büfelerini her yerde görmek mümkündü. Devlet paranın namusunu koruyamayınca halk namuslu para peşinde koşar hale gelmişti. Yüksek enflasyon dönemlerini takip eden yüksek oranlı devalüasyonlar birer soygun aracı olmuştu. Öyle ki paradan para kazanma dönemi başlamıştı.
Bu dönem aynı zamanda Türk sosyal hayatında bir değişimin gerçekleştiği dönemdi. Kültür, deneyim, bilgi, zeka yoksunu yeni bir azınlık türedi. Bu azınlığın belirgin yönleri ise kurnazlık, işbitiricilik, kanun tanımazlık, köşe dönücülük gibi hasletlerdi. Parasının namusunu koruyamayan bir ülke sosyal yapısını ve iktisadi düzenini işte böyle tarumar eder. Burjuvasını murolaştırır. Gelecek hesabı yapılamaz hale gelir. Bu para piyasasındaki anarşidir. Bunun sosyal ve siyasi hayata yansıması şüphesiz yine istikrarsızlık ve anarşi şeklinde olacaktır ve olmuştur.
İşte bir devlet ve toplum bu üç namusu korumadığı sürece ayakta kalamaz.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Yeni istiklal harbimiz: Özelleştirme (Turkish new war of independence: Privatization)

Mülkiyet hakkının yaşam hakkından sonra gelen en önemli hak olduğu gerçeği Türklerin "can malın yongasıdır" özdeyişinde saklıdır. Gerçektende mülkiyet hakkı bir tür kişinin uyanışını sağlayan, onu toplum içinde statü sahibi yapan bir haktır. Öyle değil mi siyasetçiler, başbakanlar, krallar, fukaraların evini değil, önce zenginlerin ikametlerini ziyaret ederler. Hepimiz misafiri kürküne göre ağırlar ve itibar ederiz. Bu insanoğlunun mülkiyete karşı olan tutkusundan ileri gelir. Bu tutku doğu toplumlarında hep hor görülmüştür. Fakat bu horgörü hiçbir zaman mülkiyetin aynı zamanda bir güç olduğu ve itibar sağladığı gerçeğini değiştirmemiştir. Nasreddin hoca kürk giyerek gittiği davette itibarın yüksek olduğunu görünce, kürkünü çorbanın içine daldırıp "ye kürküm ye" demiştir.
İdeoloji devletlerinde mülkiyetin küçümsenmesi hatta mülkiyet sahiplerinin hor görülmesi günahkar sayılması son derece olağandır. Osmanlı bir ülkü devleti olduğu için ülküsünü halka aşılayan din adamlarından ve onları kullanan yönetici elitten başkası mülkiyet sahibi olamamıştır. Osmanlı gibi ülkü devletlerinde mülk devletindir. Yine komünizmi beşeri bir ideoloji haline getiren Sovyetler birliğinde mülk devletindi. Aslında gerek sovyet düzeninde, gerekse osmanlı düzeninde ideolojiyle uyutulmuş halkın elinden mülkiyet hakkı alınarak devletli sınıfın eline verilmiş oluyordu. Bu yapılanmanın çok önemli toplumsal sonuçları vardı.
Bir kere mülkiyet hakkına sahip olmayan halk hiç bir zaman yönetime karşı hukuk arayışına girecek güce sahip olamıyordu. Çünkü fakir ve güçsüzdü. Halk burjuvalaşamadığı için yönetim karşısında hep güdülen ve yönetilen statüsünde kalmaya mahkumdu. Osmanlının tımar sistemi ve sovyetler birliğinin kolektif düzeni bu nedenle çöktü. Fakat çöken düzeni yeni düzene taşıyacak burjuva sınıfı olmadığı için (bu sınıf özel mülkiyet hakkının olmadığı toplumlarda gelişmez) osmanlının halefi olan cumhuriyet yeni iktisadi teşebbüsleri devlet imkanlarıyla kurmak zorunda kaldı.
Demek ki özel mülkiyet olmayınca devlet ve halk ayrımında halk cenahı zayıf kalmaktadır. Bu nedenle batı tipi demokrasilerde yönetme gücü ile mülkiyet gücünün ayrı ellerde kalabilmesi için özel mülkiyet hakkı adeta kutsanmıştır. Yönetme hakkı ile mülkiyet hakkının aynı merkezde birleştiği doktrin devletlerinde yönetme hakkı sınır tanımaz bir güce kavuşmuş ve ağır hukuk ihlalleri yapmıştır. Bu ülkelerde despotizm had safhaya ulaşmıştır. Sonuçta kolektif düzenler hukuksuzluk ve güçlerin dengesizliği nedeniyle çökmüşlerdir.
Buna karşılık özel mülkiyete dayalı düzenlerin hem insan hassalarına uygun olduğu, hemde yönetimde güçlerin paylaşılmasını sağladığı ileri sürülmektedir. Devletin yönetme ve adalet işlevini yerine getirebilmek için küçülmesi gerektiği artık kabul edilmektedir. Fakat bu önerme ve gerçek, devletin mülkiyet hakkından vazgeçerek adaleti tesis etmeye karar vermesi sayesinde ancak hayata geçebilir. Eğer hukuk hakimiyeti tesis edilemez ise yönetici elit ile mülkiyet sahibi elitin ayrılması yönetim kademelerinde çirkin ve hukuk dışı ilişkilerin gelişmesini engellemez. Nitekim sovyetler birliğinde ve osmanlının son döneminde devletin mülkiyet hakkından vazgeçmesi, sorunların çözülmesi için yeterli olmamış ve özel mülkiyet hakkı toplumun irkilmesini ve gelişmesini sağlamamıştır. Bilakis devletin elindeyken en azından merkezi bir düzene tabi olan ekonomi bireylerin elinde başıboş bir ekonomiye dönüşmüştür.
Devletçi ekonomiden liberal ekonomiye doğru evrilen Türkiye'de özel mülkiyet sahiplerinin güçlenmesi şehir burjuvası oluşturacağı yerde, şehirlerin köyleşmesine neden olmuştur. Halk ile mülkiyet objeleri arasındaki engeller kaldırılınca, halk şehirlere hücum etmiş ve cebi para gören halk, şehirlerde olgunlaşıp medenileşeceğine, köyü şehire taşımıştır. Plansız şehirleşme, yolsuz ilişkiler, belediyelerin rüşvet yuvası olması gibi nedenlerle şehirler muroların eline kalmıştır. Artık şehirler medeniyetin yaşandığı ve tevarüs edildiği yerler değil, özel mülkiyet hakkına sahip hukuk tanımaz vatandaşlar ile doludur. Yönetimler liberalleşmeyi sağlarken bireylerin haklarını hukuka uygun olarak kullanmalarını sağlayacak yargı gibi yaptırım mekanizmalarını devreye sokmamışlardır. Bunun nedeni yönetim gücü ile mülkiyet gücünün liberalizmde ayrı olmasını hazmedemeyen yönetici elitin mülkiyete hukuksuz yollarla ulaşma emelidir. Eğer yönetim hukuk mekanizmalarının denetim gücünü etkin kılsa idi, kendiside bu mekanizmaya tabi olacağından dolayı hukuk kurumlarının yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktı.
Mülkiyeti hızla özelleştiren Türkiyenin özel mülkiyet anarşisine düşmemesi ve şehirleri isyan merkezleri olmaktan kurtarması için acilen hukuk kurumlarını etkin hale getirmesi, yönetim gücü ile mülkiyet gücü arasındaki hukuk dışı ilişkileri çeki düzen vermesi, kriminal kolluğu tesis etmesi gerekmektedir.
Özgür bir halk güçlü devletin dinamosudur. Fakat halkın özgürlüklerini hukuka uygun olarak kullanmasını sağlayacak olan güç ise devletin yargı organlarıdır. Devlet yargı organlarını zayıflatarak halkı üzerindeki denetim görevini layıkıyla yerine getiremez. Bu sosyal kaos demektir. Özel mülkiyet hakkının sınır tanımaz bir şekilde kullanılması söz konusu olamaz. Kimse özel mülkiyet hakkını çevreyi kirletmek için kullanamaz. Kimse özel mülkiyetinden elde ettiği vergiyi kaçıramaz. Bütün bunların temin edilmesi için hukuksal kontrol şarttır. Aksi halde sosyal ve iktisadi hayatın denetim altında tutulması imkansızlaşır ve anarşi ortaya çıkar. Anarşi ise zecri tedbirlerin alınmasına neden olur. Bunun anlamı demokrasi sürecinin kesintiye uğramasıdır.
Bu nedenlerle özelleştirme sürecinin başarıyla sürdürülmesi ve bireyin mülkiyet hakkını toplum yararına kullanabilmesi için özelleştirmeyle birlikte hukuk kurumlarının da etkin ve yeterli hale getirilmesi gerekir. Bu aslında bir kurtuluş savaşıdır fakat başarı şansı hukuk düzeninin işetilmesine bağlıdır.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Meslekler ve medeniyetler (Professionals and Civilizations)

Hukuksuz toplumlar aynı zamanda mesleksiz toplumlardır. Mesleksiz olmak medeniyet araçlarını yaratamamak anlamına gelmektedir. Böyle toplumlarda her meslek bir tabeladan ibarettir. Tabelaya itibar ederek işinizi yaptırmak veya bir mal veya hizmet satın almak için içeriye girerken üç ihlas, yedi fatiha okumanızda fayda vardır. Mühendise çizdirdiğiniz veya yaptırdığınız binanın depremle yıkılması mukadderdir. Fakat deprem olmadan kendi ağırlığı ile yıkılması çok muhtemeldir. Marketten aldığınız sucuk kesinlikle domuz yada eşek etidir. Üzerinde tarım ve köy işleri bakanlığının izniyle falan yerde üretilmektedir gibi yazılara inanmayın. Ayrıca üretim ve son kullanma tarihleri gerçeğe uygun değildir.
Hukuksuzluk işte bir toplumu böyle sahte ilişkilerden ve ürünlerden oluşan bir içtimai ve iktisadi hayatın içine atmaktadır. Türkiyede üretilen zirai ürünlerin tamamı Rusya kapısından dönmektedir. Üretilen balın yüzde altmışı avrupa kapılarından dönmektedir. Bunların tamamı oy kaygısı taşıyan, zenginin ve esnafın tepkisinden korkan siyasetçiler tarafından onay verilerek iç piyasada tüketilmektedir. Zehirleyerek yetiştirdiğimiz domatesler, içine şeker katıp tağşiş ettiğimiz ballar yabancıları zehirleyemezken, Türk halkını her geçen gün gizlice zehirlemekte ve genetiğini bozmaktadır. Eğer yabancı ülkelerde olduğu gibi tüketiciyi koruyan önlemler alınmazsa, bu ürünlerin tüketilmesi ileride sebebi belirsiz onlarca hastalığa yol açacaktır. Bu nedenle bu ürünleri üretenlerin ve üretimi denetleyenlerin ilişkileri hukuk denetimi altına alınmalıdır. Görüldüğü gibi hukuksuz toplumlarda üretilen ürünler sahtedir. Çünkü ürünü üretmekle yetkili olan kişilerin meslekleri sahtedir.
Sahteliğin sebebi icraatların hukuki bir yaptırıma tabi olmamasından kaynaklanmaktadır. Hizmet veya malın sağlığa veya cebe zararlı olması o malı üreten veya hizmeti sunan kişiye bir yaptırım olarak geri dönmemektedir. Bugüne kadar hangi vatandaş kullandığı ürünün sağlığını olumsuz yönde etkilediğini ileri sürerek tazminat davası açmış ve kazanmıştır? Hiç kimse. Yüzünü estetik cerrahına parçalatan bir kadın 20.000 lira tazminatı zor kazanmıştı. Üstelik bu para o kadının bir aylık gideri idi. Sosyeteye mensup bir vatandaş bile yüzünü parçalayan bir meslek sahibinden böyle komik bir tazminat alabiliyorsa, siz halkın ne durumda olacağına karar verebilirsiniz.
Meslekleri meslek yapan güç, iyi bir eğitim veya diploma değil, onların yaptırıma tabi tutulmasıdır. Yaptığı hatalı hizmetin bedelini tazminat olarak ödemeyen bir mühendis, mesleğini icra ederken gerekli itinayı göstermez. Keza bir doktor hastaya gerekli ilgi ve alakayı göstermez. Çünkü yapılan işin verilen hizmetin kötü olması ve tüketicinin zarar görmesi halinde ödenecek tazminat ortada yoktur ve hukuksal düzen böyle ihmali eylemleri yaptırımla karşılamak gücünden mahrumdur. Sonuçta hukuksuz toplumlarda mal ve hizmet kalitesi düşük olur. Böyle bir malı ve hizmeti ihraç etmek imkansızdır. Dolayısıyla hukuksuz toplumların dış ticaretleri her zaman açık verir ve hazineleri her zaman tamtakırdır.
Meslekleri meslek yapan güç, hukuksal mekanizmalardır. Eğer yaptığı hatalı işin veya hizmetin bedelini ilgilisine tazminat olarak ödeme tehdidi bir meslek sahibinin üzerinde olursa, o meslek sahibi kendini geliştirmeye devam edecek ve işini icra ederken gerekli özen ve dikkati gösterecektir.
Hukuksuz toplumlarda her meslek kendini olması gerekenin tam aksine hukuk denetimi dışına çıkarmak istemektedir. Ve bunu başarmıştır. Mecliste kanun yapılırken her mesleğin odası, başkanı, hocası hemen komisyonlara koşturmakta ve hukuk denetimi karşısında koruma istemektedir.
Bugün gelinen nokta şudur. Her meslek başta mebusluk olmak üzere hukuk denetimi karşısında koruma altındadır. Bunu doktorlar, mühendisler, üniversiteler, yöneticiler, bankacılar, tüccarlar, sanayiciler, askerler, şunlar bunlar izlemektedir. Görüldüğü gibi bir toplumu geleceğe ve medeniyete taşıyacak seçkinlerin tamamı hukuk karşısında muhtardır. Böyle bir toplumda seçkinlerin hukuka uygun davranmasını beklemek imkansızdır. Dolayısıyla medeniyeti oluşturacak mesleklerin içini doldurmakta imkansızlaşmaktadır. Meslek olmayınca medeniyet olmayacağına göre az gelişmişlik sürecinin sona erdirilmesi mümkün değildir. Buna azgelişmişliğin sürekliliği denmektedir.
O halde tüm mesleklerin tabela mesleği olmaktan çıkarılması azgelişmişlik sürecinin sona erdirilmesi için şarttır. Bunun içinde tüm mesleklerin hukuk denetimi altında olması lazımdır. Bu mecburiyet davacı ve davalı huzurunda tüm meslekleri denetleme gücünün hakime verilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu hakimlik mesleğinin tüm mesleklerin üzerine yerleştirilmesi anlamına gelmektedir. Halbuki Türkiyede her meslek hakimlik mesleğinin üzerinde yer almaktadır. Öncelikle tersyüz olmuş bu düzenin normalleştirilmesi gerekir.

Devlet ve Doktrin (State and Doctrine)

Toplumları toplum yapan değerlerin başında dil, din, ülke, tarih, kültür gibi değerlerin geldiği söylenir. Ortak bir dilin olması şüphesiz beraber yaşayabilmek için şarttır. Yoksa nasıl anlaşacağız. Keza ülkenin aynı olması lazımdır ki fiziki olarak birarada olabilelim. Fakat bunun dışındaki değerlerin ortak olması o kadar gerekli değildir. Nitekim etnik yapısı karışık devletlerin farklı dinleri ve kültürleri pekala bir arada yaşatabildiği görülmektedir. Osmanlı çok kültürlü bir imparatorluktu. Günümüzde amerika çok kültürlü ve uluslu bir devlete en iyi örnek teşkil eder. Brintanya devleti de bir çok milleti aynı çatı altında barındırmaktadır. Demek ki yukarıda saydığımız özellikler aslında toplu halde yaşamanın olmazsa olmaz şartları değildir. Fakat olursa toplu halde yaşamayı kolaylaştıran unsurlardır. Yani aynı dinden değilsek, aynı dili konuşmuyorsak, aynı kültüre sahip değilsek birarada yaşamak mümkün olabilmektedir. Fakat bu birlikteliğin ayakta kalması için daha çok efor sarfetmek gerektiği aşikardır. Üstelik işlemeyen bir hukuk düzeni varsa bu ayrılıkların derin çatlaklara dönüşmesi çok da uzun bir zaman almayacaktır.
Yukarıda saydığımız unsurlar ideolojik bir devletin özellikleridir. Doktrin devletleri ortak ulusal değerleri birlik ve beraberlik unsuru olarak kabul ederler. Çünkü devleti ayakta tutan ana değerler bunlardır. Dilin, dinin, kültürün, tarihin, ortak olması ayakta kalmanın şartıdır. Çünkü doktrin devletlerinde hukuk düzeni sorunu vardır. Hukuk düzenine dayalı bir yönetim şeması olmadığı için devletin bünyesindeki bu yapısal zaaf diğer kurumlarla doldurulmak zorundadır. Dolayısıyla doktrin devletlerinde özgürlük anarşinin ilk adımıdır. Eğer doktrin devleti din, dil, kültür, tarih ayrılığına özgürlük ve hak gerekçeleri ile hoşgörü ile bakmaya başlarsa kendi sonunu hazırlamış olur. Çünkü bunların üstünde yer alan ve insanlığın ortak yaşam alanı sayılan hukuk temeli ortada yoktur. Bu temel olmadan yaşayan toplumun farklılıklarına resmi izin verildiğinde, bölünme başlar. Doktrin devleti, hukuk devletine dönüştürülmeden dil, din, kültür, tarih gibi değerlerin gözardı edilmesi imkansızdır. Bu imkansızlık dilin ortak olmasını zorunlu kılar. Bu imkansızlık dinin ve tarihin ortak olmasını zorunlu kılar. Bu zorunlulukların ortadan kalkması için hukuk devletinin inşa edilmesi gerekir.
O halde hukuk düzeni hakimiyetini tesis etmeden, doktrin devleti yapısından hukuk devleti yapısına geçmeden, doktrin devletini ayakta tutan değerleri görmezden gelmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu değerleri tasfiye etmek son derece tehlikelidir. Hukuk devleti tesis edildikten sonra bu değerlerden sarfınazar edilmesi bir sakınca oluşturmayacak, çünkü bu değerler toplumu ayakta tutan değerler olmaktan çıkacak, onun yerine insan hakları gelecektir.

Hukuk ve Ekonomi (Law and Economics)

Ekonominin temel yapı olduğu hukukun ise üst yapı olduğu materyalist doktrinler tarafından ileri sürülmüş ve genel olarak kabul görmüştür. Gerçekten de ayakkabının olmadığı bir yerde ayakkabının kime ait olacağı tartışılmaz. Önce ayakkabının yapılması lazımdır. Bu ise ekonomik bir faaliyeti ve çabayı gerektirir. O halde ekonomi alt yapıdır. Ekonomi önce meta dünyasını oluşturmalı, bundan sonra metanın nasıl paylaşılması gerektiğine oturur karar veririz. Bu basit mantığa hitap eden bir yaklaşım olarak anlaşılması oldukça kolay. Fakat bu yaklaşım bazı ayrıntıları gözden kaçırıyor.
Ekonomik varlık olarak nitelendirdiğimiz herşey malllar ve hizmetler, beşeri bir unsur tarafından meydana getirilir. İnsan olmasaydı her halde ekonomide olmazdı. İnsansız bir dünyada ekonomi değil, ekoloji olurdu. O halde insanların yetenekleri, emekleri, gayretleri ve işbirliği sayesinde ekonomi dediğimiz dünyanın varlıkları ortaya çıkmaktadır. İnsanların ekonomik değer yaratmaları için öncelikle huzur ve güven içinde bir araya gelmeleri lazımdır. Eşkiyaların dağlarda egemen olduğu bir coğrafyada köylülerin ovalarda üretim yapmaları bir mana ifade etmez. Öncelikle eşkiyanın taarruzundan köylüyü ve onun ürünlerini işleyen ve pazarlayan şehirliyi korumamız gerekir. Bunun için yönetme yetkisini haiz bir örgütün varlığı icap eder. Bu örgütün amacı görüldüğü gibi eşkiyadan, talandan, haksızlıktan, masum insanları korumaktır. Bunun sağlanması için örgütün hukukun üstünlüğünü öncelikle kabul etmiş olması ve bunun hayata geçmesi için çaba göstermesi gerekir. Aksi halde köylünün ve şehirlinin korunması, can, mal ve ırz güvenliğinin sağlanması mümkün olamaz. Eşkiyadan kurtulan halkın karşısına bu kezde eşkiyadan daha iyi olan fakat yine hak sorunlarını çözemeyen, fakat halk tarafından finanse edilen bir örgüt ortaya çıkar.
İşte anayasa hukukçularının çözmesi gereken ana mesele budur. Halk ihkakı hak yetkisini devrettiği yönetim ile nasıl bir ilişki kuracak ve bu yönetimin hukuka uygun davranmasını nasıl sağlayacaktır? Yönetimin hukuka uygun davranmasını sağlamak anayasa hukukunun en önemli sorunlarından birisidir. Görüldüğü gibi hukuksal ilişkileri düzenlenmemiş bireylerin olduğu bir toplumda üretim olması mümkün olmadığı gibi var olan üretim talan edilir. Bugün Türkiye'de yeterli üretimin olmaması, olanında kalitesiz olması, büyümenin sürdürülememesi, terörün bir türlü bitirilememesi, hukuk düzeninin varmış gibi gösterilmesinden kaynaklanmaktadır. Toplumdaki kişi ve kurumların hukuka uygun davranmasını sağlayacak üst veya yan, fakat bağımsız ve yeterli bir kurumun olması gerektiği görüldüğü gibi izahtan varestedir.
Üretimin olması için doğal kaynaklar, emek, sermaye ve müteşebbisin olması gerekir. Hukuk bu unsurların arasında sayılmaz. Çünkü onun var olduğu farz edilir. İşleyen etkin ve yetkin bir hukuk mekanizmasının olduğu bir ülkede anılan unsurlar bir araya gelerek üretimi gerçekleştirebilir. Aksi halde bu unsurların bir araya gelmesi ve sürdürülebilir bir üretim mekanizması kurabilmesi imkansızdır. Türkiye'de bir türlü yeterli ve kaliteli bir üretimin olmaması, işsizliğin yüksek olması, dış ticaretin açık vermesi, siyasetin stabilize olmaması, anarşiye müsait sosyal bünyenin olması, köylülüğün sona erdirilememesi, vs. sosyoekonomik yaşamın hukuksal bir zemin üzerine inşa edilememiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Halkın hukukunu yargı kurumları vasıtasıyla teminat altına almış bir anayasal düzen medeniyetin olmazsa olmaz şartıdır. Böyle bir anayasa kendini koruyacak halkın yetişmesini sağlayacaktır. Böylece ekonomik olarak irkilme ve büyüme sağlanacak, üstelik bu sürdürülebilir hale gelecektir. Ekonominin alt yapısı bu nedenle işleyen bir hukuk düzenidir. Halka hak ve özgürlük bahşetmekten mahrum bir anayasal düzende ekonomik gelişmenin olması imkansızdır. Keza yönetimin hukuka uygun davranmasını sağlayacak bir yargısal düzen bu anayasanın ana fikirlerinden birisi olmalıdır.

11 Ağustos 2009 Salı

Yoksulluk ve yolsuzluk (Poorness and Defraudation)

Bir ülkede yoksulluk varsa orada yolsuzluk ve dolayısıyla hukuksuzluk vardır. Hukuku hakim kılmakla görevli yönetme gücünü elinde bulunduran insanlar, eğer hukuku hakim kılmazlar ise yolsuzluğun her tarafı bıtrak gibi sarması işten bile değildir. Zira yönetme gücünü elinde bulunduran insanlar, gücün sağladığı avantajları her zaman kendi çıkarları lehine kullanmak eğilimi içindedirler. Yönetme gücüne sahip insanların mülkiyet gücüne sahip insanlarla işbirliği ederek toplumu sömürmesi en sık rastlanan yöntemdir. Fakat bu demokrasi çağında başvurulan bir yöntem olmuştur. Monarşi çağında yöneticinin böyle bir işbirliği yapmak mecburiyeti yoktu. Bu nedenle mülkiyet sahibi seçkinlerin yani burjuvanın ihtilaliyle monarşiler yıkıldı ve demokrasi çağı başladı. Buna rağmen her çağın hastalığı olan yolsuzluk azalsa bile bitmedi.
Yolsuzluğun temel sebebi hukuka uygun davranmamak gücüne ve imkanına sahip olmak olduğuna göre, bu güce ve imkana sahip olanların bu olanaklarını kullanmalarını engellemek lazımdır. Böylece yolsuzluk vakası tarihe karışmış olacaktır. Fakat devlet gücünü elinde bulunduran kişi yada sınıfın hukuka aykırı hareket etmek imkanını elinden almak o kadar kolay değildir. Çünkü bu sınıf aynı zamanda hukukun belirleyicisidir ve kanun koyucudur. Sorunun kaynağından sorunun çözülmesini beklemek kadar abes bir şey olamaz.
Bu nedenle halk her zaman sorunun ve çözümün merkezini oluşturan bu sınıfın ıslahını tanrıdan istemiştir. Çünkü bu sınıfın üzerinde tanrıdan başka güç yoktur. Dolayısıyla din adamları sınıfı ve onların savundukları ideolojiler sömürülen halkların her zaman reçetesi olmuştur. Bütün bunlara rağmen din adamları sınıfının erk sahibi sınıfı ikna ve ıslah ettiğini iddia etmek oldukça güçtür. Din adamları sınıfı halkı arkalarına aldıklarında ve erk sahiplerine karşı başkaldırdıklarında sonuç değişmemiştir. Sadece erk sahipleri arasına din adamlarıda dahil olmuştur. Bugün sömürü ve yolsuzluğun en yoğun olduğu arabistan, mısır ve iran gibi ülkelerde din adamları sınıfı erk sahibi yöneticilerden daha güçlü durumdadırlar. Keza Osmanlıda da aynı düzen vardı. Bütün bunlar bize erk sahibi sınıfın ideoloji ile ıslah olmayacağını ideolojininde satılık bir meta olduğunu göstermektedir.
Akla ve özgürlüğe dayalı medeniyetlerde bu sorun beşeri düzenler kurulurken yine aklın rehberliğinde çözülmüştür. Şu halde önce sorunu saptayalım. Sorun gücün kötüye ve hukuka aykırı kullanılmasıdır. Bunu yapanlar halkın içinden çıkan seçkinlerdir. O halde seçkinleri kendi aralarında iktidar paylaşımına tabi tutmak gerekir. Anayasal düzende bu amaca göre kurulmalıdır. Devlet erkini elinde bulunduran sınıflar belli olduğuna göre bunları hukuk denetimi altına almak için devlet kudretini parçalara bölmek ve sınırlandırmak gerekir. Buna anayasa hukukunda güçler ayrılığı prensibi denmektedir. Devlet yasa yapar ve bunu uygular. Ayrıca devletin yasaları uygulamak için beşeri bir güce ihtiyacı vardır. Bu güce yürütme gücü denir. Fakat devletin gerek yasalarken, gerekse yasaları uygularken hep erki elinde bulunduran kişi ve sınıfların lehine uygulama yaptığı görülmektedir. İşte bunun engellenmesi için yürütme gücünün kontrol edilmesi ve yasama gücü ile irtibatının kesilmesi gerekir. Bunun gibi yürütme gücünü denetleyecek ayrı bir gücün oluşturulması lazımdır. Bu güç yargı gücüdür. Yürütme gücünün içinden çıktığı halka karşı hukuka aykırı davranması ve halkın hukuk sorunlarına yabancı kalmaması için etkili ve yeterli bir yargı gücünün mevcudiyeti şarttır. Diğer önemli bir husus tüm kişi kurumların bu yargı gücü karşısında eşit mumamele görmesidir.
İşte Türkiye'nin başaramadığı husus budur.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Anayasal Düzen (Constitutional order)

Anayasal düzen toplumu oluşturan bireylerin ve grupların bir hukuksal metin üzerinde mutabakat sağlaması anlamına geliyor. Böyle bir mutabakatın olması için ortada mutabakatı yapacak iradeye ve özgürlüğe sahip süjelerin olması gerekiyor. Akla dayalı özgürlüğü rehber edinmiş bir medeniyetin insanları olmadığımız sürece anayasal düzen bizim ilgi alanımıza giremez ve anayasal düzenin kurucu gücü içinde yer alamayız. Anayasal düzen bize bu gücü vermeli ki geleceğini garanti altına alabilsin ve halka dayalı olabilsin. Aksi halde anayasayı koruma görevini halka vermek mümkün olmayacaktır.
Anayayı korumak o kadar önemlidir ki bu toplu halde insan gibi yaşamanın birinci şartıdır. Halkı anayasayı koruyacak bir güce ulaştırmanın şartı onu özgür ve hak sahibi yapmaktır. Demek ki özgür ve hak sahibi bireylerden oluşan bir halka sahip değilsek anayasal düzenimizin teminatı olan bir halk ta yok demektir. İşte önümüzde duran ve bir türlü çözülemeyen sorunların temelinde bu yokluk yatıyor. Bizim anayasal düzenin farkında olan ve onu korumayı vazife edinen bir halkımız yok ve bunu sağlayacak bir anayasal ve idari yapı mevcut değil. Biri olmayınca öteki yok ve öteki olmayınca beriki yok. Bu kısır döngüyü kıracak olgu ise hukuk devrimlerinin gerçek hayata yansıtılmasına bağlı.
Hukuk alanındaki başarısızlıklarımızın temelinde yönetimin güce dayalı bir yönetim şemasına ilgi göstermesi yatıyor. Eğer yönetim hukuka dayalı bir yönetim şemasına ilgi gösterse bütün sorunlar bir kalemde çözülüp gidecek. Yönetimin belli bir azınlığın elinde olması gerekir. Bu bilimsel ve sosyolojik bir gerçektir. Halkın bu aşamadan sonra yönetme hakkını kullanması mümkün değildir. Fakat sorunun ortadan kalkması için bu yönetici azınlığın halka karşı olan eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranmasının sağlanması gerekir. Eğer yönetici azınlık hukuka uygun davranmaz ise halkın belli bir anayasal düzene bağlanması ve itaat etmekle yetinmesi, onun haklarının teminat altına alınmasına yetmez. Bu kusurun devlet yönetiminde önemli bir kusur olduğunu ve bütün devletlerin bu kusur yüzünden yıkıldığını söylemek herhalde fazlalık olur. O halde yönetici azınlığın hukuk denetimi altında olması ve halk gibi hukuka uygun davranması güçlü bir devletin olması ve sosyal huzurun sağlanması için temel şart olmaktadır.
Böyle bir devlette halkın özgürlüğü ve hakları teminat altında olacağı için anayasal düzen böyle bir halkın korumasına bırakılabilir. Aksi halde anayasal düzen yığın diyebileceğimiz halka emanet edilemeyeceğinden, bu düzenin çalışmamasından ve belli kişi yada kurumlar tarafından korunmasından doğal bir durum olamaz.

Polis ve Yargıç (Police and Judges)

Sosyal hayatın düzenli olması kadar önemli bir mesele yoktur insan hayatında. Birey olarak güvenli ve huzurlu yaşamanın anahtarı başkalarının hayatı değildir. Fakat başkalarının hayatının sizin hayatınızla kesiştiği noktaların sayisi artıyorsa, sizin mutluluğunuz ve huzurunuz başkalarının huzuru ile bağlantılı bir hale gelmektedir. Issız bir ortamda veya tenha bir yerde bu sorun sizin karşınıza pek çıkmasa da şehir hayatında başkalarına, onların ter kokularını içinize çekecek kadar yakın yaşıyorsanız, onların yaşamı hatta düşünceleri sizin düşünceleriniz ve hayatınız demektir. Ne kötü değil mi hiç tanımadığınız bir insanın hayatının seviyeli, düşüncelerinin olumlu olması sizinde mutlu olmanız anlamına geliyor. İşte başkalarının hayatını bizim hayatımız yapan şey, toplu halde yaşama zorunluluğudur. Bir otobüse veya metroya bindiğinde, bir apartmanda oturmaya başladığında, bir ofiste işe başladığında, başkalarının nefesini, ter kokusunu solumaya başladığın gibi, onların kültürünü algılamaya, düşüncelerini anlamaya, hissetmeye başlıyorsun. Ne güzel değil mi, bunca yıl ormanda yaşadıktan sonra tam da şempanze kavgalarından, ot, ağaç ve çiçek kokularından, kuş seslerinden bıkmış iken şimdi hemcinslerimizin arasına katılmış bulunuyoruz. Ormanda aslanın geyiği parçalamasını seyrederken bu duruma bir yargıcın yada polisin müdahale etmesini beklemiyorduk. Ama şimdi sokakta birisi boğazlanırken polisin ve yargıcın işe el koymasını istiyoruz. İşler öyle ormanda olduğu gibi doğal olarak ceryan etmiyor. Ormanda hayvanların ilişkilerine kimse karışmazken, güçlü güçsüzü yerken ve boğazlarken, bir başka güçlü gelip o güçlüyü boğazlarsa işte adalet yerini buldu diyorsun. Fakat insan topluluğunda aynı sistemin çalışmasını beklemek mümkün olmuyor. Sosyal hayatta bir güçlü diğer güçsüzü yok ederken başka bir güçlünün gelip onu yok etmesini beklemek, tesadüflerin yıllarca arka arkaya gelmesini beklemek anlamına geliyor. Üstelik yok edilen güçsüzün hakkı yerine gelmiyor, sadece yok eden güçlü yerine başka bir güçlü, yine başka bir güçlü tarafından yok ediliyor. Bunun bozulan sosyal dengeyi yerine koyduğunu iddia etmek için ancak olaylara boş gözlerle bakan bir maymun olmak gerekiyor. Çevremize baktığımızda aslında hepimizin bir maymun gibi davrandığını anlamak hiç de zor değil. Beyoğlu istiklal caddesinde bir alman vatandaşı bir lira isteyen bir genç tarafından boğazlanırken çevrede bulunan onlarca insan bakıyordu. Fiziken daha güçlü olmasına rağmen alman böyle bir davranışı beklemediği için boş bulundu ve öldürüldü. Münevver isimli bir kızı on parçaya bölüp attılar. Ailesi güçlü olduğu için katil yakalanamıyor.
Sosyal hayatta olaylara hemen profesyonel şekilde müdahale eden bir devlet örgütünün bulunması gerekiyor. Fakat bakıyoruz olayları maymun gibi seyreden bir kalabalığın ortasında böyle prof bir örgütün olmadığını görüyoruz. Ne polis, ne de yargıç var. Yargıç güçlülerin kavgasına karışamıyor. Güçlünün güçsüzü yok etmesine müdahale edemiyor. Haklı ile haksız ayrımı yapılırken insan olmaktan başka bir değer belirleyici rol oynayamaz. İşte bunu öğrendiğimiz gün ter ve nefes kokusunu duyarak yaşadığımız diğer insanların hayatı ile bizim hayatımızın aslında aynı hayat olduğunu anlayacağız.