Bir ülkede yoksulluk varsa orada yolsuzluk ve dolayısıyla hukuksuzluk vardır. Hukuku hakim kılmakla görevli yönetme gücünü elinde bulunduran insanlar, eğer hukuku hakim kılmazlar ise yolsuzluğun her tarafı bıtrak gibi sarması işten bile değildir. Zira yönetme gücünü elinde bulunduran insanlar, gücün sağladığı avantajları her zaman kendi çıkarları lehine kullanmak eğilimi içindedirler. Yönetme gücüne sahip insanların mülkiyet gücüne sahip insanlarla işbirliği ederek toplumu sömürmesi en sık rastlanan yöntemdir. Fakat bu demokrasi çağında başvurulan bir yöntem olmuştur. Monarşi çağında yöneticinin böyle bir işbirliği yapmak mecburiyeti yoktu. Bu nedenle mülkiyet sahibi seçkinlerin yani burjuvanın ihtilaliyle monarşiler yıkıldı ve demokrasi çağı başladı. Buna rağmen her çağın hastalığı olan yolsuzluk azalsa bile bitmedi.
Yolsuzluğun temel sebebi hukuka uygun davranmamak gücüne ve imkanına sahip olmak olduğuna göre, bu güce ve imkana sahip olanların bu olanaklarını kullanmalarını engellemek lazımdır. Böylece yolsuzluk vakası tarihe karışmış olacaktır. Fakat devlet gücünü elinde bulunduran kişi yada sınıfın hukuka aykırı hareket etmek imkanını elinden almak o kadar kolay değildir. Çünkü bu sınıf aynı zamanda hukukun belirleyicisidir ve kanun koyucudur. Sorunun kaynağından sorunun çözülmesini beklemek kadar abes bir şey olamaz.
Bu nedenle halk her zaman sorunun ve çözümün merkezini oluşturan bu sınıfın ıslahını tanrıdan istemiştir. Çünkü bu sınıfın üzerinde tanrıdan başka güç yoktur. Dolayısıyla din adamları sınıfı ve onların savundukları ideolojiler sömürülen halkların her zaman reçetesi olmuştur. Bütün bunlara rağmen din adamları sınıfının erk sahibi sınıfı ikna ve ıslah ettiğini iddia etmek oldukça güçtür. Din adamları sınıfı halkı arkalarına aldıklarında ve erk sahiplerine karşı başkaldırdıklarında sonuç değişmemiştir. Sadece erk sahipleri arasına din adamlarıda dahil olmuştur. Bugün sömürü ve yolsuzluğun en yoğun olduğu arabistan, mısır ve iran gibi ülkelerde din adamları sınıfı erk sahibi yöneticilerden daha güçlü durumdadırlar. Keza Osmanlıda da aynı düzen vardı. Bütün bunlar bize erk sahibi sınıfın ideoloji ile ıslah olmayacağını ideolojininde satılık bir meta olduğunu göstermektedir.
Akla ve özgürlüğe dayalı medeniyetlerde bu sorun beşeri düzenler kurulurken yine aklın rehberliğinde çözülmüştür. Şu halde önce sorunu saptayalım. Sorun gücün kötüye ve hukuka aykırı kullanılmasıdır. Bunu yapanlar halkın içinden çıkan seçkinlerdir. O halde seçkinleri kendi aralarında iktidar paylaşımına tabi tutmak gerekir. Anayasal düzende bu amaca göre kurulmalıdır. Devlet erkini elinde bulunduran sınıflar belli olduğuna göre bunları hukuk denetimi altına almak için devlet kudretini parçalara bölmek ve sınırlandırmak gerekir. Buna anayasa hukukunda güçler ayrılığı prensibi denmektedir. Devlet yasa yapar ve bunu uygular. Ayrıca devletin yasaları uygulamak için beşeri bir güce ihtiyacı vardır. Bu güce yürütme gücü denir. Fakat devletin gerek yasalarken, gerekse yasaları uygularken hep erki elinde bulunduran kişi ve sınıfların lehine uygulama yaptığı görülmektedir. İşte bunun engellenmesi için yürütme gücünün kontrol edilmesi ve yasama gücü ile irtibatının kesilmesi gerekir. Bunun gibi yürütme gücünü denetleyecek ayrı bir gücün oluşturulması lazımdır. Bu güç yargı gücüdür. Yürütme gücünün içinden çıktığı halka karşı hukuka aykırı davranması ve halkın hukuk sorunlarına yabancı kalmaması için etkili ve yeterli bir yargı gücünün mevcudiyeti şarttır. Diğer önemli bir husus tüm kişi kurumların bu yargı gücü karşısında eşit mumamele görmesidir.
İşte Türkiye'nin başaramadığı husus budur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder