26 Eylül 2010 Pazar

Kısır medeniyet

Hukuksuz düzende sadece genetik olarak nesiller devam eder. Yoksa bilgiler ve birikimler nesilden nesile aktarılamaz. Çünkü meslekler genetik yolla değil, yetenek ve emek yoluyla intikal eder. Emek ve yetenek hukuksuz düzende korunamaz. Bu her meslekte böyledir. Mesela ikinci bir mimar Sinan yoktur. Çünkü sosyal ilişkiler hukuki esaslara tabi olmadığı için sürdürülemez. Yaşayanların sosyal ilişkileri bozuktur, ölenlerin kültür ve bilgi mirasları ise yeni nesillere intikal etmez. Bir yerde yaşanan yükselişler bir müddet sonra o yükselişi sağlayan kişinin ölümüyle derin bir inişe dönüşür. Atatürk’ün ölümünden sonra cumhuriyetin adeta bir istiklal mücadelesi vermemiş gibi çökmesi bundandır. Medeniyetin gelecek nesillere intikal edebilmesi için organik bir toplumun kurulması gerekir. Organik toplum hem genetik ve hemde iktisabi mirasın gelecek nesillere intikalini sağlayacaktır. Diğer taraftan liderler bazen ne kadar gayret sarf ederse etsin devlet işlerini düzene sokamazlar. Devleti yıkılmaktan kurtaramazlar. Mesela son Osmanlı padişahları ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar başaralı olamamışlardır. Keza son doğu roma imparatorları da aynı akıbete uğramışlardır. Çünkü devlet ve toplum ilişkilerini hukuk düzeni esaslarına göre düzenlemeyi başaramamışlardır. Bu gerçeği kısmen fark edenler de başarısız olmuşlardır. Mesela; 5.yy.da İustiniaus’un corpus iuris civilis’i, Osmanlının mecellesi devleti kurtarmaya yetmemiştir. Burada yapılan hata şudur. Liderler hukuk deyince mevzuatı düşünmektedirler. Halbuki mevzuat hiçbir zaman yeterli olamaz. Önemli olan uygulamanın başarılı olmasıdır. Ayrıca iyi bir hukuk düzeni kurmak toplumdaki tüm sınıfların bu düzene tabi olmalarını gerektirir. Alt sınıflardan bir kişinin suç işlemesi lokal bir etki yapar. Fakat üst sınıflardan birisinin suç işlemesi devleti çökertir. Mesela çiftçi mallarını koruma derneği bekçisi 100 lira rüşvet aldığı için ağır ceza mahkemeleri tarafından 5 yıl hapis cezasına çarptırılırken, devleti soyanlar ve milyarlarca dolar zarara uğratan ister yönetici isterse mülkiyet sahibi seçkin olsun muhakeme dahi edilmemektedir. Yargılananlar sembolik cezalara çarptırılmaktadır. Halbuki birinin toplumda meydana getirdiği yıkım lokal iken diğerinin yıkımı geneldir. Eğer üst sınıflar kendi aralarında çatışmaya girerlerse tasfiye etmek istedikleri seçkin üyelerini yargıya teslim ederek yargıyı araç olarak kullanmaktadırlar. Bunun manası şudur; yönetici bürokratik elitle mülkiyet sahibi elit hukuk dışı mecralarda buluşarak kendi mensuplarını yargılamakta ve tasfiye kararı çıkarsa yargıya teslim etmektedir. Mümtazer Türköne bunu şöyle ifade ediyor. “Bugüne kadar devlet kurumları içinde işlenen suçlara, oluşturulan suç örgütlerine dair bilgilere istisnasız olarak, ancak hizip çatışmaları sayesinde vâkıf olduk. Bir hizip diğerinin kuyruğuna bastığı, öbürü diğerine zarar vermeye kalktığı zaman bir savaş başlıyor. Savaşın cephaneliği olarak karşı tarafın kanunsuz işleri açığa çıkıyor.”[1] Yöneticilerin tüm gayretlerine rağmen devleti yıkılmaktan kurtaramamalarının nedeni, kanunların tüm toplum sınıfları hakkında eşit olarak uygulama imkanını oluşturmamalarıdır. Bu nedenle yargı teşkilatı, ünvanı ve makamı ne olursa olsun tüm ülke vatandaşlarını suç şüphesi varsa sorgulama ve yargılama imkanına sahip olmalıdır. Türkiye bunu yapacağı yerde kamu gücünü ve onunla işbirliği yapan üst sınıfları hukuk denetimi dışında tutmaya devam ediyor, etkin ve yeterli yargı teşkilatı oluşturmaktan kaçıyor.


[1]                      M. Türköne 28.11.2008 tarihli gazete

Hiç yorum yok: