26 Eylül 2010 Pazar

Balık baştan kokar

Batılılaşmak batıda olanı almak, taklit etmek değil, batı gibi devlet düzenine sahip olmaktır. Batının sosyal yaşamını benimseme batılılaşma olarak düşünülemez. Ancak batı tipi devlete sahip olduktan sonra, sosyal yapı ürettiği yaşam biçimi itibarıyla batıya benzeyebilir veya benzemeyebilir. Bu o kadar önemli değildir. Hukuka dayalı düzen altında üstün medeniyeti tesis eden ulusların diğer ulusları kendilerine benzetmeye çalışmaları ve geri kalan ulusların bunlara öykünmesi son derece olağandır. Devlet düzenini hukuka dayandırma keyfiyetini ihmal ederek batılılaşmak mümkün değildir. Osmanlı ve onun mirasçısı cumhuriyet bu gerçeği fark etmemiştir. Batının ordu düzenini, kıyafetlerini almakla batı karşısında vaziyet almanın mümkün olacağı düşünülmüştür. Halbuki ulus yaratılmadan medeniyet, adalet olmadan ulus olamazdı. Adalet ise ancak kamu gücünün hukuka uygun davranması ile mümkün olabilirdi. Kutadgu Bilikten bu yana Osmanlı, adalet dairesinin farkında idi.[1] Adalet dairesi olmadan ve işlemeden devletin olmayacağını biliyordu. Bu bilgi uygulamaya geçirilememiştir. Çünkü iktidar ve onun çevresine yerleşmiş ve adeta kuşatmış olan bürokrasi, hukuku, halkı denetlemek ve kendi hakimiyetini sürdürmek için araç olarak kullanmıştır. Kanunlar yönetenlere ve yönetilenlere eşit olarak uygulanamamıştır. Bunun manası kamu gücünü kullanan atanmış ve seçilmiş elitin hukuk denetimi altına alınamamasıdır. Bu gerçek bugün de ihmal edilmektedir. Osmanlıda toplum düzenindeki çözülmeye çare arayan düşünürler alemdeki kargaşanın sebeplerini açıklarken bu konuya temas edebilmişlerdi. “İhtilal (anarşi, kargaşa y.n.), "Balık baştan kokar" sözünün ima ettiği gibi, zirvede, yani idarenin başında başladı ve tedricen öteki tabakalara da sirayet ederek bütün toplu­mu kuşattı. Bazı risaleciler bu "baş"ın padişah olduğunu îma etmekte, diğerleriyse, her halde çekindikleri için olsa gerek, vezir-i azami sorumlu tutmaktaydılar. Bunun temel sebebi idarede gerekli dirayetin gösterilememesi ve kanun-ı kadim'den sapılarak ehliyetsiz kimsele­rin rüşvet karşılığında mansıplara getirilmesiydi. "Aleme bela nazil olan rüşvet" giderek devletin temelle­rini sarsan bir alışkanlık haline geldi. Mansıp sahiplerinin azil korkusuyla bulundukları görevlerde her türlü yol­suzluğa tevessül etmeleri de bunun bir sebebiydi. Mansıplara ehil kişilerin getirilmesi, düzeni sağlamakta adalet'le birlikte en önemli unsurlardan biriydi ki, mesela, Hasan Kafi'ye göre bozuklukların temelinde mansıpla­rın naehline verilmesi yatar. b) Mansıpların ehline tevdi edilmeyişi bir yandan "ida­rede yozlaşmaya yol açarken, diğer yandan da rüşvetçi­lerin, verdikleri parayı çıkartmak için, halka zulmetmelerine sebep oluyordu. Bu ise, mülk'ün temeli olan adalet'in ortadan kalkması demekti. Dolayısıyla re'aya köylerini terketmek zorunda kaldı ve neticede de üretim olmayınca hazine önemli çapta gelir kaybetti. Bu ise dev­letin nitelikli asker besleyememesi sonucunu doğurdu. c) Rüşvetin yaptığı tahribat devletin askerî kuvvetinin en mühim unsuru durumundaki timarlıların ihmaline ve timar düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu konuda, sancakbeyleri ve beylerbeylerinin usulsüz davranışları ve ken­di adamlarına kanunsuz dirlik tevcih etmeleri sık sık zikredilir….Özetlersek, risaleciler, karşılaşılan vakı'anın temelinde rüşvetin ve adalette ihmalin yattığı hususlarında hem­fikirdirler. Müşaverede ihmal ve mansıpların ehline verilmeyişi de bunlarla ilgilidir. Kanun-ı kadim'ın ihmal edilip, her türlü mansıba rüşvet ve iltimas karşılığı hak et­meyenlerin getirilmesinin toplum niza­mını kargaşaya ittiği öne sürülmüştür.[2] Hükümdar aynası risalelerin yazarları, tespitleri doğru olarak ortaya koymakla birlikte hala kamu gücünün hukuk denetimi altına alınmasını örgütsel olarak sağlamak konusunda bir çözüm ortaya koyamıyorlardı. Çünkü içinde bulundukları yönetici elitin çıkarları aynı zamanda onlarında çıkarları idi. Kanunu kadimi bu nedenle savunuyorlardı ve halk üzerinde güç kullanılmasını tavsiye ediyorlardı. Onlara göre “Gerek kul taifesine (dev­şirmeler) gerekse tımarlılar arasına kanun-ı kadim'e ay­kırı bir şekilde hariçten ecnebi girmesine göz yumulmuştu. Aynı durum ulema için de geçerliydi. Netice, Osmanlı fonksiyonel toplum nizaminin (erkan-ı erbaa'nın) altüst olmasıydı. "Herkesin yerini bilmesi' ilkesinin ihmali alt tabakalar arasında tüketim ve gösteriş eğilimlerinin artmasına da sebebiyet vererek iktisadî yapıyı olumsuz et­kiledi. Eyalet ve sancaklara ha­ber gönderilerek tımar ve zeametlerin ekabir sepeti'nden çıkarıp erbab-ı istihkak'a, yani hak sahiplerine, dağıtılması sağlanmalıydı. Böylece tımar ordusu ihya edilecekti. Bir sınıftan diğerine geçişlere göz yumulmamalıydı. Bütün bu işler tavizsiz ve gerektiğinde zor kullanılarak yapılmaydı. Koçi Bey bunu, "Nasihat île kul zabtolunmaz ve iltifat ile ıslahı mümkün olmaz", "benî adem kahrile zabtolunur hilmile olmaz." sözleriyle ve­ciz bir şekilde ifade eder. özetle, teklif edilen ıslahatın amacı, Devlet'in eski ihtişamını (Altın Çağ'ını) ihya; ma­hiyeti, idarî ve metodu ise cebr'di.”[3] Bağımsız ve doğrudan padişaha bağlı olan bir yargı erkinin mevcudiyeti akla bile gelmiyordu. Yönetici elitin adalete uyması ahlaki bir sorun olarak mütalaa ediliyor ve eleştiri ile yetiniliyordu. Bu konuda iki güç kaynağı tekrar devreye sokulmalı idi. Bunlar din ve askerdi. Bu nedenle “Katip Çelebi her devletin belirli bir müddet sonunda çökmesinin mukadder olmadığını  bünyenin sağlamlığının bu süreyi uzatabileceğini, bunun için de öncelikle halkı boyun eğdirir bir sahibu’s-seyfe ihtiyaç duyulduğunu belirtir.”[4] Osmanlının adalet dairesini bilmesine rağmen bunu tatbikata geçirecek yargı erkini kuramaması dikkate şayan bir konudur. Bunun sebebi bellidir. Hiçbir güç kendi kendini sınırlayacak kurumları tesis edemez. Her güç kendi zıddını yaratır. Devlet gücünün zıttı halktır. Hukuk devleti bu iki zıttın çatışmasından ortaya çıkacaktır. Osmanlıda devletin karşısına hukuk devletini kuracak zıt güç olan halk çıkmamıştır. Avrupa halkları devlet karşısında hukuk iddia ederek hukuk devleti kurulmasını sağlamış iken Osmanlı halkları neden bunu gerçekleştirememiştir? Osmanlı halkları hukuk devletini kuramamıştır ve yönetici seçkinleri buna zorlayamamıştır. Çünkü Osmanlı halkları kuvvetli bir doktrinle besleniyor ve yönetime karşı etkisiz hale getiriliyordu. Öyle ki halk bu doktrini içtiğinde tüm seküler taleplerinden vazgeçiyor ve yönetici seçkinlerin elinde kurbanlık koyun haline geliyordu. Bu doktrin dindi. Öyle ki camilerde vaazları dinleyen halk derhal cepheye koşuyor ve sorgusuz sualsiz ölüme gidebiliyordu.[5] Halkın devlet karşısında hukuk talebinde bulunamamasının diğer bir nedeni, mülkiyet hakkına sahip olmaması idi. Bireyin hukuku olmayınca mülkiyet hakkı da olmuyordu. Bireyin mülkiyet talebi bir lokma bir hırka inancını topluma aşılayan din adamları tarafından gemleniyordu. Dolayısıyla Osmanlıda devlete karşı hak iddia eden bir halkın oluşması imkansızdı. Bu imkansızlıktan hukuk devletinin imkansızlığı doğuyordu. Bugün dahi bu yapı devam etmektedir. Öyle ki bir mala ödediği paranın yüzde 75 i vergi olan bir halk dünyanın başka bir yerinde yoktur.


[1]                      Osmanlı risale yazarları ada­let ve kanun-ı kadim kavramlarını toplum ve devlet dü­zeni anlayışlarının temel taşları yapmışlardır dersek ger­çeği ifade etmiş oluruz. Buna gö­re, "hükümdar askersiz kudret sahibi olamaz; mal ve para olmadan asker beslenemez; tebanın refahı olmadan pa­ra toplanamaz; ve adalet olmadan da teba müreffeh ola­maz." İşte, "Adalet mülkün temelidir" diye daha da vecizleştirilen bu anlayış, mülk yani hükümranlık ve devlet'in adalet olmadan ayakta duramayacağı ilkesine dayanır. (Gelenekçi ıslahat düşüncesine göre Osmanlı devlet ve toplum düzenindeki çözülmenin mahiyeti Dr. Mehmet öz )
[2]                      Gelenekçi ıslahat düşüncesine göre Osmanlı devlet ve toplum düzenindeki çözülmenin mahiyeti Dr. Mehmet öz
[3]                      Agm. Dr. Mehmet öz
[4]                      Agm. Dr. Mehmet öz
[5] Birinci dünya savaşında Sarıkamışta silah atmadan 90.000 kişinin donarak öldüğü tarihçiler tarafından ifade edilmektedir. Adaleti emreden bir din, her halde yönetici seçkinlerin çıkarlarını korumak için bu şekilde kullanılmamalıdır. Laiklik devrimi bu nedenle önemlidir. Fakat hukuksuzluk laiklik devriminin istenen neticeyi vermesini engellemiştir.     

Hiç yorum yok: