25 Eylül 2010 Cumartesi

Kafadan kopan beden; kamu gücü

Roma ve Osmanlıya ihtişam ve hakimiyet veren, sahip oldukları doktrinler değildi. Yıkıldıklarında doktrinleri duruyordu, ama hukukları kalmamıştı. İhtişam ve hakimiyetin kaynağı, adaletin üstünlüğünü fark etmiş olmalarıdır. Ne zaman ki bu gerçeğe bakar ve görmez oldular, yıkılış başladı. Eksikleri hukuk devletinin tarifini kamu gücünün hukuk denetimi altına alınması olarak yapamamış olmalarıdır. “Türkiye açısından 15-16. yy: Tımar sisteminin uygulandığı dönem. “daire-i adliye ve erkanı erbaa ilkelerine dayalı yönetim.” Nasihatname, siyasetname metinlerinden incelenebilecek olan bu dönem, Osmanlı klasik dönemi olarak adlandırılır. Toplum tipinin feodal mi, Asya tipi üretim tarzı mı, “kendine özgü” mü olduğu tartışmalarını şimdilik bir yana bırakabilmek için, bu döneme “kapitalizm-öncesi” denebilir. Kamu yönetimi tanımına bağlı olarak, “kamu yönetiminde değişme sorunu” bakımından bu dönem çalışma alanı dışındadır. 16. yüzyıl sonu–17. yüzyıl: "nizamı aleme ihtilal ve reayaya infial geldiğini ifade eden layiha ve risaleler dönemidir.”[1] Osmanlının klasik dönemindeki hukuk sistemini inceleyen tarihçiler bu devletin daha sonra ihtilal ve infial devresine girmesini bir türlü anlayamazlar ve genel olarak ekonomik düzendeki çöküşe, askeri yenilgilere ve eğitim düzeninin bozulmasına bağlarlar sorunu. Halbuki “daire-i adliye ve erkanı erbaa ilkelerine dayalı yönetim” kamu gücünün hukuk denetimi altına alınmaması nedeniyle bozulmuştur. Eğer kamu gücünün hukuka uygun olarak hareket etmesini sağlayacak bir hukuk düzeni mevcut olsa idi, fikri ve vicdanı hür bireyler ortaya çıkarak, özel veya genel mülkiyete dayalı bir kapitalizmin temellerini atabileceklerdi. Halbuki devleti ve bireyi eşit tutan bir hukuk kurumu ve düzeni mevcut olmadığından dolayı devlet kapitalizminin taşeronluğu ile işe başlayan ayanlar dahi tasfiye edilmiştir. Bu nedenle Osmanlı (ve cumhuriyet dönemi) hukuk nizamının yumuşak karnı, her zaman tekrar ettiğimiz gibi üst sınıfların hukuk denetimi altına alınamamasıdır. Gerçekten de Osmanlı da hukuk düzenine önem verildiğine, kanunların uygulanmasında hassasiyet gösterildiğine şahit oluyoruz. İlk esas teşkilat yasası Fatih tarafından kaleme alınmıştır. Bu esas teşkilat yasası ile kardeş katline izin verilmiştir. Daha sonra 1808 tarihinde padişah ile âyan arasında yapılan bir senedi ittifak mevcuttur. Bunu 1839 tarihli Tanzimat fermanı takip etmiştir. Bu fermanla Osmanlı batılılaşmayı kabul etmiştir. Nihayet 1876 tarihli kanuni esasi kabul edilmiştir. Fakat tüm bu esas teşkilat yasaları ve diğer kanunlaştırma çabaları, hukuk hakimiyetinin tesisi için yeterli olmamıştır. Çünkü Osmanlı tıpkı şimdi olduğu gibi üst sınıfların hukuk denetimi altına alınması gerektiği hususunu kavrayamamıştır. Mesela Osmanlıda düzenin bozuluş nedeni olarak yönetici elitin tımar sisteminde yolsuzluk yapması gösterilir. “Beylerbeyiler ve sancak beyleri hizmet erbabına verilmesi gereken tımarları ehil olmayan, bol hediyeler veren kimselere verdiler. Saraya ve ileri gelen devlet adamlarına bol hediyeler sunanlar büyük tımarlara sahip oldular.”[2] Padişah bu gücü hukuk denetimi altına alacak yerde, sembolü ve müdafii olmuştur. Bu güç kapıkulu sınıfı dediğimiz bürokratik korporasyon ve onunla ittifak eden seçilmiş yöneticilerdir. Sonunda padişah güce itibar ederek, hukuk denetimi altına almadığı ya da alamadığı, bu sınıf tarafından hal edilmiştir.[3] 1855 sonrası siyasi gelişmelerde önemli bir gerçeğe işaret etmek gerekir. Bu dönemde batılı bir intelijansiya teşekkül etmiştir. Bu zümrenin üyeleri daha çok memurlar, zabitler, avukatlar, hekimler ve yazarlar. Abdülhamidin büyük meblağlar harcayarak ayakta tuttuğu mekteplerden çıkanlar yani intelinjasiya, bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar… bu intelijansiya 1876 tarihinden itibaren sözünü geçirmeye başlamış ve 1908 yılında iktidarı ele almayı başarmıştır. Evet bu intelijansiya iktidardaki ıslahat teşebbüsünün mahsulü, ama bu ihtilalci intelijansiyanın ortaya çıkışı ananevi iktidar için öldürücü olmuştur. Başka bir deyişle iktidar mezar kazıcısını kendisi yaratmıştır. Kaldı ki bu olay sadece Türkiye’ye mahsus değildir. İran’da Şah Kaçarın, Çinde Gökün oğlunun sukutu, buna benzer bir gelişmenin bir sonucudur. Japonyadaki Şoğun Taka Gabanın düşmesini de (1858-1868) aynı sebebe bağlayabiliriz.[4] Devletten ferde uzanan bir düzen kuran doğulu toplumlarda düzenin sahibi olan azınlığın kendisini koruyan bir kadro oluşturması zorunludur. Çünkü tabana yayılmış bir refah ve yönetim anlayışı yoktur. Bu  eksiklik halkı yönetimden uzaklaştırır. Bu uzaklaşmayı engellemek isteyen yönetimler, halkı doktrinlerle kendilerine bağlamaya çalışırlar. Hukuk ile doktrin arasındaki yarışı, doktrin devleti kazanır. Bunun neticesinde sürdürülemez bir düzen ortaya çıkar. Anılan ülkelerde yönetimlerin değişmesi bu sebebe dayalıdır. Tabii ki bu devrimlerin siyasi ve etnik saikleri olabilir. Fakat bir adalet devletini hiçbir siyasi veya etnik hareket ortadan kaldıramaz. İşte hukuku rehber ittihaz etmeyen tüm siyasi iktidarların akıbeti, yine kendi yarattıkları güç tarafından yok edilmeleridir. Hukuk hakimiyeti olmaz ise toplum organik bir bütün haline gelemez. Kafasını koparır alırsın, beden cevap vermez. Ya da beden ile kafa her zaman çatışma halinde olur. Çünkü kafada adalet yoktur. Siyasetin kılıcı adalet olmayınca kesmez olur. Bilakis adaleti olmayan siyasetin boynu kıldan ince hale gelir. 


[1]                      Kamu reformunu tarihten incelemek B.A. Güler
[2]                      Agm. Prof. Dr. Mehmet İpşirli s.225
[3]                      Bu güçlerden en önemlisi şüphesiz yeniçeri ordusu idi. Yeniçeri padişahın adeta evlatlıklarından oluşan bir ordu idi. Profesyonel bir ordu idi. Yükselme döneminin tüm askeri zaferlerinde onların payı vardı. Ancak tüm güçler gibi hukuk denetimi altına alınmayan bir güç olarak tehlikeli idi. “Hükümdarın mutlak otoritesini güçlendirmek üzere örgütlenen bu kurum, zamanla devlet içinde bir baskı grubu haline gelecek ve saltanat kavgalarının kaderini belirlemeye başlayacaktı. Mutlak otoritelerini yeniçerilere dayandırmak isteyen sultanlar, zaman, zaman yeniçerilerin esiri durumuna da düşebilecek, alacakları kararlarda ve yapacakları işlerde hep onları hesaba katmak zorunda kalacaklardı… Örneğin, yeniçeriler 1566’dan 1600 yılına kadar, maaşlarının artırılması ve bahşiş talebiyle dört kez isyana kalkışmışlar ve pek çok yüksek bürokratın başının vurulmasına neden olmuşlardı.” M.Sinan agm. Şüphesiz yeniçerilerin saraya karşı olan bu tavırları siyasetin hukuksuz olmasından kaynaklanmakta idi. Ayrıca halka dayanmayan, halkı bir sürü olarak gören bürokratik devlet, bir müddet sonra halkın ürettiği artık değer ile geçinemez hale gelmişti. Bürokratik devletin beslenmesi için halkın hürriyet ve adalet prensipleri dahilinde çalışması ve üretmesi lazımdır. Bugün de aynı sorun mevcuttur. Halka hala bu prensiplere uygun yaşam alanı tahsis edilmediğinden, bürokrasi ile mülkiyet seçkinleri arasındaki hukuksuz ilişkiler ve çekişmeler devam etmektedir.
[4] Cemil Meriç age. S. 120-136

Hiç yorum yok: