Tunuslu Hayrettin’e[1] göre insanoğlunun medenileşmesini sağlayan iki kaynak vardır. Birincisi vahiydir. İkincisi akıldır. Aklın ise iki kaynağı vardır. Bunlar adalet ve özgürlüktür. İslam ülkeleri vahiy kaynağına itibar etmişler ve yönetici elit sınıfın hakimiyetinde bir medeniyet oluşturmaya çalışmışlardır. Bu öteki dünya korkusunu dayatan, din adamı otoritesine dayalı siyasal bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dini öğretilerle halkın hukuksal istekleri ve seküler talepleri ertelenebilmiş, böylece keyfi idarelerin istedikleri gibi ülkeleri idare etmelerine olanak sağlanmıştır. Lafın kısası halk kesimlerine öteki dünya korkusu, cennet beklentisi aşılanırken, hakim sınıflar bu dünyalarını bostan ve gülistan etmeye devam etmişlerdir. Buna karşılık otoriteyi karşısına alan ve toprak dünyasının düzenini hukuksal kurumları keşfederek kurmaya çalışan batı, modernleşme hamlesini başlatarak doğu karşısında üstünlüğünü ele geçirmiştir. Bu nedenle doktrin tüccarı yönetici elit hakimiyetindeki doğunun çöküşü başlamıştır. Doktrin adamları sınıfı, hukuk hakimiyetinin oluşmasını engelledikleri için doğu toplumları geri kalmıştır. Doktrin adamları hukuk düzenini savunmak yerine, siyasi sınıfa yanaşarak, toplumsal üretimden fazla pay almanın yollarını aramışlardır. Böylece mülki ve siyasi gücün hizmetçiliğini yapmışlardır. Ancak medeniyet yolunda dini yada gayrıdini doktrinler yeterli olmamıştır. Toprak dünyasının düzeni bir türlü kurulamamıştır. İkinci yol ise akıldır. Aklın medenileşmeyi ve modernleşmeyi sağlaması için iki ayak üstüne oturması gerekmektedir. Bunlardan birisi adalet, diğeri hürriyettir. Batının ve bilhassa Amerikanın yükselişi, bu teze dayanmaktadır. Özgürlük ve adalet, amerikan toplumunun ve devletinin temel iki ilkesidir. Tunuslu Hayrettin’e göre Avrupa’nın ilerlemesi toprağı, iklimi vb edenlerle izah edilemezdi. Hürriyet ve adalet esasına göre siyasi kurumlar ve bunun sonucu oluşan ortam, Avrupa’nın refahını doğurmuştu. Avrupa’nın uygarlığı siyasi, kültürel ve eğitim kurumlarına bağlı olarak yükselmişti. Biz adalet ilkesinin özgürlüğü kapsadığını ayrıca özgürlük kavramına yer verilmesinin fikri kuvvetlendirme amacını taşıdığını düşünüyoruz. Çünkü adalet olan yerde özgürlük kavramının içeriği kendiliğinden dolmaktadır. Adalet olan yerde özgürlük kendiliğinden ortaya çıkar ve sınırları çizilir. Bu nedenle adalet idesini istihdaf etmek yeterlidir. Amerikanın benimsediği özgürlük kavramı, birey haklarının hiçbir doktrine tabi olmadan hukuki korumaya mazhar olmasıdır. Osmanlının benimsediği özgürlük kavramı ise din doktrini içinde anlam kazanan bir özgürlüktür ve mistik bir içerik taşımaktadır. Buna göre kişinin kendini keşfetmesi gerçek bir özgürlüğün kapısını açar. (İçe doğru derinleş ve özgürleş, böylece ulusal ranttan uzaklaş, senin yerine din adamları, siyasi iktidar ve yandaşları senin payını alırlar. Sende öteki dünyada alırsın.) Amerikan tipi özgürlük anlayışında ise böyle bir sınırlama yoktur. Kişi gerek dışa açılarak, gerekse içe dönerek kendini geliştirebilir. Çünkü amerikan devleti kişilerin öteki dünyaları ile ilgilenmeyi görev edinmemiştir. Osmanlıda bireylerin öteki dünyalarını korumak devletin bir göreviydi. Şimdi ise vahiy yolu tamamen kapanmış ve kaynak olmaktan çıkmıştır. İkinci yol olan akıl yolu ise özgürlük ve adalet olmaması nedeniyle kapalıdır. Dolayısıyla Türk toplumunun ve devletinin modernleşmesi imkânsızdır. Çünkü seküler seçenek mevcut değildir. Doktrin merkezli çözüm zaten tek başına hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu nedenle hukuksal seçeneğin işaretlenmesi zorunludur. Hukuk koruması altında bireyler özgürlüklerini yaşayabilmelidirler. Bu ise ancak adalet değerine itibar etmekle mümkün olabilir. Modernleşmek isteyen Türkiye, adalet tercihini yapmak zorundadır.
26 Eylül 2010 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder