Devletin siyasal bir varlık olduğunu düşünenlere göre, devlet aynı dili, dini, kültürü ve ülkeyi paylaşan insanların kurdukları siyasi bir yapıdır. Her şeyden önce devleti kuran halk, kültür birliğine sahip olmalıdır. Ancak kültürel birlik devletin yaşaması için yeterli değildir. Tarihte görülen bir çok iç savaşlar kültürel birliğin devlet kurulmasında yeterli olmadığını göstermektedir. Amerikan iç savaşının anayasal düzenin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması ve hukuk ve devlet ilişkisinin kavranması açısından önemi büyüktür. Hukuksal birliğin, devlet niteliğinde siyasal birlik kurulmasında, kültür, dil, din, ırk birliğinden önemli olduğu, Avrupa birliğinin kurulmasından anlaşılmaktadır. Gerek Türk, gerekse Arap dünyasında din, dil, kültür ve ırk birliği olmasına rağmen hukuksal ilişkiler düzenlenemediği için bırakınız birlik kurmayı, çatışmalar engellenememektedir.[1] Osmanlı’da yaşanan iç savaşların ise devlet gücünün artırılması ve hukukun rafa kaldırılması suretiyle önlenmeye çalışılması, son derece önemli ve hatalı bir ayrıntıdır. Osmanlı düzeninin yıkılmasında ana sebep, idarenin hukuksal çözüm arayışlarına soğuk bakmasıdır. Aşağıda bahsedileceği gibi anayasa hukuku doğu toplumlarında gelişmemiştir. Osmanlı da örfi hukuk, zamanla şer'i hukukun önüne geçti. Amme hukukunda padişahların emri, medeni hukuk alanında şeriat hükümleri geçerliydi. Bu, zaman içinde şeriatın açık hükümlerini bile bir kenara atan padişah hükümlerine yol açtı. Ulema, devlet menfaati ve amme maslahatı diye itiraz etmedi. İslam hukukuna göre padişah kanun koyucu değildir. Tek bir kanun vardır, o da şeriattır. Şeriatın kaynakları arasında kuran, sünnet, icma ve kıyas bulunmaktadır. “Fakat islam dinine en fazla riayetkar sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini her şeyin üzerinde tutmuşlardır.”[2] Sonraki zamanlarda devlet yönetiminde şeriatın yanında örfi hukukta yer almıştır. Şeriat ile yasa arasındaki fark zamanla bariz bir hale gelmiştir. Çünkü hadiseler dünyası geliştikçe onları düzenleyen kurallar dünyası da gelişmek zorunda idi. Gelişen eşya ve hadiselere mevcut yasalar içinde bir yer bulmak mümkün olmayınca, örfi hukukla bu boşluğu doldurmak zorunlu idi. Fakat bazı zaman örfi hukuk, şeri hukukun arkasına dolanmak ve kamu gücünü hukuk denetimi dışına çıkarmak için kullanıldı. 9. asırda içtihat kapısının kapatılmış olması, şeriatçı ulemanın tutuculuğunu artırıyordu. Hükümdarlar ise hukuka kendilerine göre şekil vermek istediklerinden, yasacıların yanında yer alıyorlardı. Ehli örfe yasalar tatbik ediliyor, halk arasındaki ihtilaflara ise şeriat hukuku tatbik ediliyordu. İdarenin kendi arasındaki ve bireylerle olan ihtilaflarına kazaskerler bakıyorlardı. Ehli örf ile ehli şer arasındaki sürtüşmenin boyutları böyle gelişmişti. “Fatih devrinde örf ve şeriat çatışması kesin bir şekilde ortaya çıkmış olup, beyazıdı veli şeriatın mümessili olarak tahta çıkmıştı.”[3] Fakat kamu hukuku alanında ehli şerin üstünlüğü hiçbir zaman olmadı ve anayasa hukuku, şeriata karşı yasaları savunan ehli örfün elinde kaldı. Anayasa hukukunun bu şekilde kamu gücünü elinde bulunduran sınıf tarafından geliştirilmesi, hukukun toplumun alt kesimlerine adalet olarak yansımaması nedeniyle oluyordu. Birey haklarına değil, devletin haklarına ve hükümranlığına dayalı bir hukuk anlayışı vardı. “Osmanlı Devleti'nin belirli bir ülküsü vardı: 'Devlet'in, Allah'tan sonra 'en üstün merci' olduğu inancını insanların kafasına çakmak. Bunu, zaman zaman eğitim ve öğretim yoluyla yaptığı gibi, zaman zaman zorla da yapmıştır. Ancak gaye belirli bir zümreyi semirtmek, 'onlardan olmayanlar'ın üstünde yükseltmek değil.”[4] Bugün dahi anayasaların ihtilaller neticesinde askerler tarafından yapılması, bu politik yapının hala sürdüğünü göstermektedir.
[1] Son zamanlarda Arapların yazılarında belirgin bir tutum var: Ciddi özeleştiri yapıyorlar. Eskiden olsa sorunları 'emperyalist Batı'nın sırtına yıkıp ellerini yıkayacak olan Arap aydınları, kendilerini sorgulamaya başlamışa benziyor. Geçenlerde çıkan bir yazıda, 'O kadar farklılıkları olan Avrupa birleşirken biz Araplar neden birlik olamıyoruz?' sorusu irdeleniyordu. Dil, din, tarihsel deneyim farklarına ve köklü tarihsel düşmanlıklara rağmen birleşebilen Avrupa'ya karşın, aynı din ve dille birbirinden ayrılan Arap dünyası! Yalnız ayrılmakla kalmayıp, birbirine karşı düşmanca tavır alan bir Arap dünyası! Daha iki-üç gün önce değil miydi, Filistin Kurtuluş Örgütü militanlarıyla Hamas militanlarının çatışması. Hem de herhangi bir Arap şeyhinin cep harçlığı olabilecek kadar önemsiz bir miktar para için! Bazen merak ediyorum, acaba Arap liderler, İsrail-Filistin sorununun çözülmesini gerçekten istiyor mu, diye. İsrail gibi bir 'düşman', pek çok Arap liderinin işine gelebilir. 'Susun, bana razı olun, yoksa sizi öcüler yer!' Aslında Arap devletleri arasında geçmişte 'haydi birleşelim' diyenler de oldu. Suriye ve Mısır 1958'de birleşti. Fakat bu evlilik 1961'de gürültülü bir boşanmayla sonuçlandı. Kuzey ve Güney Yemen 1990'da resmen birleşti, fakat ayrılıkçılar 1994'te iç savaşa yol açtı. Sonuç askeri bir yönetim oldu. Yemen'deki kavgaya Suudi Arabistan da karıştı. Arabistan'ın Yemen'de nüfuz elde edeceğinden korkan Mısır karşı tarafı destekledi... Son olarak Irak'ın işgali Arap aydınları arasında şu ezeli sorunun tartışılmasına neden olmuşa benziyor: 'Biz neden böyleyiz? Neden geri kaldık?' Dünkü Radikal'de çıkan Türki el Hamid'in yazısı buna yanıt bulmaya çalışıyordu: "Bizim kültürümüzde genel olarak zorluklara meydan okuma, ilerleme ve gelecek kavramları yok; var olanlar da, uygarlığa odaklanmaktansa ideolojilere, şu veya bu partinin vizyonuna dayanabiliyor, doğa ve tarihe yönelik bir kültürel tutum oluşturmuyor. Sorun işte burada." "Birçok kaynağa sahip olmalarına rağmen bazı ülkeler hiç gelişemezken bazılarının zenginlikleri yoktan var etmesi gösteriyor ki, geri kalmışlığın asıl nedeni emperyalizm değil, kültürdür. 'Boyun eğme' kültürü yüzünden, Afrika ve Araplar olduğu yerde saydı." Arap aydınlarının kendilerini sorgulaması, özeleştiri yapması elbette sağlıklı ve güzel bir şey. Gerçi bu eleştirilerin Arap halkına ulaşıp ulaşmadığı sorunu var. Bu yazıların çoğu Londra gibi yerlerde yayımlanıyor. Bu olup bitenlerden bize de bir hisse düşer mi acaba? Hani kayıtsız şartsız Arap kültürüne hayran olan, Arap olan her şeyi benimseyen, konuşmasından giyimine kadar Arapları taklide çalışanlar var ya... Onlara da bir hisse düşmez mi bütün bunlardan, ne dersiniz? Türker alkan radikal 29.12.2006 Şimdi Türker Alkan’ın ifade ettiği Arap aydınları da hukuk gerçeğinden sarfınazar ediyorlar. Ülkelerine döndüklerinde ilk yapacakları iş doktrin çatışmasına katılmak olacaktır. İşte aydınların hatası doktrin devletine fikir uşaklığı yapmalarıdır. Halbuki aydınının vazifesi hukuk devletini savunmak olmalıdır. Arap ülkelerinin bırakın birliği, kendi iç düzenlerinde bile hukuku tesis etmeleri mümkün değildir. Görüldüğü gibi devlet için dil, din, kültür, ırk, kültür birliği yetmemektedir. Hukuk düzeni hakimiyeti olmadığı sürece, bu ortak yönler bir işe yaramamaktadır.
[2] Halil İnalcık Örfi sultani hukuk ve fatihin kanunları Adalet kitabı Adliye bakanlığı yayınları s.84
[3] Halil İnalcık agm. s.87
[4] İÜ Ed. Fak. Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Teoman Duralı 'Osmanlılığın Türk Tarihindeki Yeri' yeni şafak gazetesi 16 Mart 1999 “Türkiyede devletin böyle yüceltilmesinin nedeni, diğer sınıflaşma araçlarının bunlardan en önemlisi olan mülkiyetin yok edilmesidir. Devlet ülkü devleti olunca, sermaye devleti olamamış, olsa bile bunu askeri gücünü artırmak için harcamıştır. Tek sınıflaşma aracı olarak ortada devlet kalmıştır. Böyle olunca devleti yüceltmek yönetici sınıfın maddi çıkarlarının korunması için zorunlu hale gelmiştir. Toplumsal tepkileri dizginlemek için devlet doktrinlere dayandırılmıştır.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder